“İçinde bahardan çalınmış bir yağmur çiseliyordu.”

Rengârenk: Cam prizmaya ilk bakış


Yaşam

Baharın gelişiyle doğa uyanmıştı. Realist Adam bahara uyanamamıştı. Pencerenin kenarındaki ranzasında boylu boyunca yatıyordu. Orta yaşının elverdiğince pencereye karşı doğruldu. Sokaktan insan seli akıyordu. Çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek… Binaların arasında kendilerine yer açmış ağaçlar, insanları kucaklıyordu. Kuşlar gagalarına pembe çiçeklerden halkalar yapıyor, her halkadan bir nota yükseliyordu. Bahar senfonisine katılmak istemiyordu. Baharı balkonundan da karşılayabilirdi. Mutfağa geçip cezvede sade bir Türk kahvesi yapmaya başladı.
“Niye çat kapı geldin?”
“Geldim işte.”
“Zamansız hiçbir şeye tahammülüm olmadığını biliyorsun.”
Gülen iri kahve gözleri noktalanmıştı.


Taşma sesiyle geçmişinden an’a döndü. Kahvenin tadı ağzındaki kekremsiliği değiştirir miydi? Acılık olsa tatlandırırdı. Kekremsinin yerine koyabileceği bit tat düşündü, bulamadı. Beyaz fincana koyduğu kahvesiyle balkona çıkıp bir sigara yaktı. İnsan seline kayan dikkatini karşı apartmanın balkonuna yöneltti. Üçüncü katın balkonunda gelişi güzel asılsa kurumayacak sanılan çamaşırlar muntazam şekilde asılmıştı. İkinci katın balkonunda rengi solmuş ahşap bir dolap, dolapta muhtemelen kıştan kalma dökülecek turşular, küflenmiş meyve kuruları vardı. Kışa hazırlıklar niye yapılırdı, hiç anlamazdı. Zamanı ötelemek için bir sürü meşgale… Birinci katın balkonu bir bahçeye açılıyordu. Yerde yapay çimenler, tavanında dans eden, şarkı söyleyen bir rüzgâr çanı vardı. Rengârenk saksılar camın kenarında sıralanıyordu. Tam o sırada balkona hayatının baharında bir genç kız çıktı. Ağzındaki maskesini indirip elindeki çiçek fidelerini saksılara dikti. Çiçeklere bir şeyler fısıldayıp can suyunu verdi. İçeri girecekken vazgeçti. Balkonun köşesine eğildi, bandanasını düzeltti, pembe bir şeyi avuçlarına aldı. Çarpık kentleşmenin cilvesiyle kendi balkonundaymış gibi izliyorken o pembe şeyin ne olduğunu göremedi. Realist Adam, sigarasını söndürüp içeri geçti.


Turuncu: Merceğin iz düşümü


Yaşam kırıkları


Realist Adam’ın koyu kahve gözleri ahşap kitaplığındaki boşluklara kilitlendi. Boşluklar içini yokladı. Romantik Kadın’la okuduğu kitapları sahaflara dağıtmıştı. Zamansız gelişlerinde sitemler eden Realist Adam, zamansız gidişinde niye diye sormamıştı bile. “Niye? “Niçin?” “Neden?” soru kalıbının çeşitliliği cevapsız kalışından olmalı diye düşündü. Romantik Kadın kitaptan pasajlar okurken başı bir yapbozun parçası gibi omzundaki yerini bulurdu. Tamamlanırdı her şey.

Balkonda bir sigara içmek istedi. Hay Allah! Sigarası bitmişti. İnsan seline karışmak istemiyordu ama kapıcı Âdem, bugün vaktinde gelmemişti. İnsan seline aktı. El ele tutuşan çiftlere, kol kola yürüyen eşlere sevgi kelebekleri eşlik ederken onun başında sinekler uçuşuyordu. Parfüm kokuları bahar kokularına karışıyordu. Romantik Kadın da bahar gibi kokardı, uzun, kumral saçları meltemde dalgalanır, burnu dalgalara karışırdı. Köşedeki büfeye girdi. Sigara paketine uzanacakken genç bir kızla çarpıştı, camın kırılma sesiyle irkildi. Gözlerinin siyahı bir anda solan genç kız dürbünü avuçlarında kanadı kırık bir kuşu tutar gibi tutuyordu. Dürbünden rengârenk pullar yere saçılmıştı. Ağlamaya mecali yokmuş gibi gözlerini maskesine kaçırdı, “kırıldı” dedi. Pullara eğildi, toplamaktan vazgeçti. Büfeden çıkıp gitti.


Büfeci, mahallenin nabzını tutardı. Ne anlatırsa anlatsın, Realist Adam onun söylediklerini hım, öyle mi? aynen… sözcükleriyle geçiştirip dinlemezdi. Komşuluk ilişkilerinin modern zamanda kaybolmasıyla mı, kendisiyle mi ilgiliydi, bilmiyordu ama komşularla muhabbeti merhaba, iyi günler, iyi akşamlar gibi selamlaşma ifadelerinden fazla değildi.
“Bu gonca açmadan dalında solacak”
“Öyle mi?”
Bir şeyi yeni kavrar gibi durdu, hissiz gözlerinden bir hüzün geçti.
“Genç kız, hayatının baharında ölecek mi?”
“Dilim varmıyor ya, ölecek.”


Sigaranın parasını ödeyip büfeden fırladı, hikâyenin gerisini dinlemek istemiyordu. Nemli hava boğazına basıyor gözlerinden yağamıyordu. Eve girer girmez balkona çıkıp bir sigara yaktı. Karşı balkonu gözlemeye başlayınca balkonun köşesine konulmuş mavi ahşap kuş evini fark etti. Çiçekli pijamasıyla genç kız balkona çıktı. Kuş evinden yer yer tüylenmiş pembe et yığınını avuçlarına alıp gagasından öptü. Kızın içindeki yaşama sevinci havalanıp adamın kırık yaşamına kondu. Zil peş peşe çalıyordu. Zili bir tek o böyle çalardı. Koşar adımlarla kapıya yönelirken vestiyerdeki aynada saçlarını düzeltip kapıyı açtı.
“Abi bir şeye ihtiyacın var mı?”
“Âdem niye alacaklı gibi çalıyorsun?”
“Ne alacaklısı abi, zil tutukluk yaptı.”
“Kaybolan yıllarımı istiyorum.”
“İyi misin abi?”
“İyiyim, öylesine söyledim. Hiçbir şey istemiyorum. İstediğim zamanda gelmiyorsun zaten.”
“İyi abi, görüşürüz.”
“Beş dakika bekle”


Ahşap kitaplığının üstünde duran bilgisayarını açtı. Kaleydoskopun malzemelerini not alıp listeyi Âdem’e verdi, “görüşürüz” dedi. Bilgisayarın karşısına oturup “Çiçek dürbünü nasıl yapılır?” videolarını izledi. Niye izliyordu? Yarım şekilde kesilmiş boruya üçgen prizması aynayı yerleştirip üst kısmına rengârenk pulları koyup yuvarlak asetatı yapıştırınca dürbün tamamlanıyordu. Dürbünü ışığa tutunca önce rengârenk sonra turuncu, sarı, çiçek desenleri görünüyordu. Bir şeyleri tamir mi etmek istiyordu? Dürbüne bakmak Romantik Kadını görmek gibiydi. Onu özlüyor fakat arayamıyordu. Telefon rehberinde uzun ince parmağını gezdirdi, telefon imine bir tıklasa tamamdı. Ya açmazsa… Açsa ne diyecekti. Karşı balkonda yaşama tutunan bir kız var, Adı Sevinç. Sevinç mi? Bence Sevinç. Ha! Bir de Sevinç’in kuşu var. Bence onun adı da Umut,” diyecekti. Zırvalıyordu, bu konuşmayı nereye bağlayacaktı. Ömrümün mevsimlerinde yanımda olmanı istiyorum, cümlesine bağlayabilirdi. Kendini fazla romantik buldu. Sevgisinde boğulduğunu hissettirdiği kadın bu cümlenin nesine inanacaktı. Sevinç’in yerine kendisini koymaya uğraşması nafileydi. Sevinç yaşamın içinde o dışındaydı.

Sarı: Camdan görünmeyen


Yaşamdan öte


Sonbahar güneşi süzülerek Realist Adam’ın yüzüne düşüyordu. Balkondaki sandalyeyi kapayıp içeri alacakken vazgeçti. Güneş bir madalyon gibi gökte asılıydı, ay onu zincirlerinden koparınca çatıların ardına düştü. Kaleydoskopu ölgün güneşe doğru kaldırınca iyi yapışmayan asetat düştü, ayna tuzla buz oldu, pullar rüzgârda savruldu. Romantik Kadın’a dair ümitlerinin görüntüsü cam prizmada kayboldu. Niçin çekip gitmişti? İçinde bahardan çalınmış bir yağmur çiseliyordu. Karşı balkonun kuş evinden iki kuş havalandı, gri gökyüzünde gözden kayboldu.

Ayşegül ATILGAN