
“Çocukluğum dar mahallelerde, oynak düğünlerde, kalabalığın yerden bittiği evlerde geçti.”
Merhaba, ben Hakan, 25 yıldır müzik sektöründeyim. Bu sürede birçok ünlü ismin orkestrasında çalıştım. Muazzez Yersoy, Hüner Çoşkunar, Müslüm Babases, Burhan Çeçil bunlardan birkaçı ve en önemlileridir. Muazzez Yersoy ile çalışmak için çok çabalamıştım. Anlatsam kitap olur derler ya, aynı öyle sevgili kardeşim.
Çocukluğum dar mahallelerde, oynak düğünlerde, kalabalığın yerden bittiği evlerde geçti. Anacıklarımız bizi bel oyuntularına oturtur mahalle mahalle gezdirirlerdi. Kaç gece gül satan memelerde, kaç gece terlik satan memelerde uyuyakaldım bilmiyorum.
Okullu oldum biraz aklım ermeye başlayınca, beni okula yolladılar da aklım ermese bırakırdım. Bizim darbukanın okulu olduğunu öğrendiğim gün aklımın erdiği gün oldu. Kendi darbukamı, dünyanın en iyi darbukasını yapana kadar kaç okul bulursam okuyacaktım. Okudum da. Sonra, kardeşim, orkestralarda çalıştım. Sokaklarda çaldım. Çalgısız yaşayamaz bu Hakan, dedim. Adımız gibi kulağımıza üflendi bu bizim. Dansözlerle çalıştım, dansözleri çok sevdim. Onların kalçalarına baka baka darbukama terler akıttım. Ritim, ellerim ve dansözler.. Çok yattık kalktık kardeşim. Uzun hikaye..
Üç kuruş kenara attım her gece, gerektiğinde piizlendim de, ama kenara üç kuruş atmasam şimdi sana yazamazdım. Özellikle dedim ya Yersoy, onunla çalıştığım geceler beş kuruş attığım dahi olurdu. Levan derler bizde de, sen bilmezsin, levanları biriktirince kendime dükkan aramaya başladım.
Çalgı Yapımı Bölümü’nü ikincilikle bitirdim. Bu yüzdendir ki kardeşim, hırsımı alamadım. Neyse buldum dükkanı, verdim kuruşları. Bina pembe ama toz pembe, bu renk bizi açmaz dedim. Önünü turuncuya boyadım, kocaman tabelalar astırdım, Hakan’s Percussion diye. Açılışa kimseyi çağırmadım başladım güzelim turuncunun önünde çalmaya, duyan geldi duyan geldi. O güne kadar yaptığım darbukaları büyük odada sergiliyordum. Dışını boyamıştım dükkanın ama içini bir türlü kendime göre düzenleyememiştim. Dükkan dediğime bakma eski bir Rum eviydi, gitmedi lanetlerin ruhu, ev gibi kaldı, dükkan olamadı gitti.
Küçükken bizi kütüphaneye götürürdü öğretmen. Bir kokusu vardı böyle, ahşabın şekerli kokusu gibi diyeyim, benim dükkan da öyle kokuyordu. Düm tek düm tek, şekerli ahşap, düm tek düm tek, ahşap, toprak, oğlak derisi, düm tek düm tek, ahşap!
Toprak pişiriyorum kardeşim, darbukamın boynunu topraktan yaparım, ben pişirdikçe ahşap canlandı şekerlendi. Zoruma gitti. Hırsım dişlerimi sızlatmaya başladı.
Açılış çok eğlenceli çok kalabalık geçmişti. Dükkanda yatıp kalkıyordum. Lanet ruhlar ve ahşap kokusuna da alışır gibi olmuştum da zor tutuyordum kendimi. Bir gece rüyamda darbukaları sergilediğim odanın, taş duvarlarında kitaplıklar görmüştüm. Hiç kitap yoktu. Odada bir deniz kızı yüzüyordu, duvarın birinde bir herif vardı keyiften kollarını havaya kaldırmış, dedem de içince oynardı kesin oydu dedim düşünürken. Mutfakta bir kadınla adamın fotoğrafı asılıydı, kadın adamı kafasından öperken, dışarı çıktım, baktım turuncumu da boyamışlar, sarı sarı bir boya. Sokak insan dolu, gelen içeri giriyor, elinde kitapla çıkıyor, siz o kitapları nerden aldınız, duvarlar boştu diyorum. Duymuyorlar.
Uyandığımda ağzımda kan vardı. Üniversitede ikinci olduğumda da sinirden dilimi ısırmıştım. Yine öyle oldu. Burası benim, burası benim istediğim gibi kokacak dedim. Yoksa içim rahat etmez artık dedim. Dünyanın en büyük darbukasını yapmaya karar verdim o sabah. Eyüp’le Osman’a anlattım, güldüler, ne anasının gözü o laçolar. Dedim iddiaya var mısınız? Varız dediler. Gece gündüz çalıştım, gece gündüz toprak pişirdim, düzledim, bekledim, pişirdim. Türlü kokular geldi geçti. Yaptım kardeşim dünyanın en büyük darbukasını, ben yaptım. Haberlere çıktım, ünlüler dükkanıma akın etti, hepsi boy boy fotoğraflar çekildi. Dükkanın içinde deniz kızı yüzdürürsün öyle zengin oldum.
Geçmedi, o koku geçmedi. Bu eski taş ev beni de, koca darbukamı da kabul etmedi, içine sindiremedi beni. Al kardeşim. Kitap satmak istiyormuşsun, al bu dükkanı benden. Kiramı yolla, duvarına da kitaplarını koy, sevdiğin varsa bir de mutfağına fotoğrafını koy, mutlu mesut yaşa kardeşim. Tüküreyim taşına. Dünyanın emeğini döktüm de vazgeçmedi kokusundan, zorbalığından.
Sevilay.
