
SÜTYEN KOPÇASI
Aceleyle merdivenleri bitirip koşar adımlarla apartmanın demir kapısını açtığı gibi kendini sokağa bıraktı. Henüz iki ayağı sokağın dar kaldırımına değmişti ki ardındaki kapının çarpışıyla irkildi. Apartman boşluğunda ve sokakta yankılanan ses, zaten tırmanışta olan cinlerini hızlıca tepesine çıkardı. Kentsel dönüşen binaların işgaliyle santim santim daralan, olmak ya da olmamak arasında savaşım veren kaldırım boyunca yürümeye başladı.
Yağmur şiddetlendikçe adımlarının hızı da artmaya başladı. Caddeye ulaşmak için bitirmesi gereken son bir sokak kalmıştı. Belli ki bu sokağın kaldırımı kentsel dönüşüme karşı verdiği savaşı kaybetmişti. Sağlı sollu park eden arabaların arasından yürümeye devam etti. Otobüsü kaçırmaması gerekiyordu. Ofise geç kalırdı, laf işitirdi. Bulunduğu sokağa giren arabanın sesini işitti. Sağdaki arabalara yapışarak yürümeye devam ediyordu ki az önce sesini işittiği araba hızla yanından geçti. Şiddetlenen yağmurun oluşturduğu su birikintisinin üstünden geçen araba çamurlu suyu paçalarına sıçrattı. Önce donup kaldı. Saniyeler sonra, ıslanan paçalarına ve ardından arabaya doğru bakarak bağırdı: “Allah belanı versin ya, şerefsiz!”
Eve mi dönseydi acaba? Ofiste kururdu artık pantolonu. Caddeye çıktı ve karşıya geçmek için kaldırımın başında beklemeye başladı. Yayalar için yanan yeşil ışığı gördükten sonra caddeye atlayarak karşı yöndeki otobüs durağına doğru ilerlemeye başladı. Şans o ki bineceği otobüs durağa yaklaşmaktaydı. Yetişemedi. İlerleyen otobüsün arkasından birkaç adım koşturdu ama şoförün durmayacağını anladığında bu kez de otobüsün arkasından bağırdı:
“Ya dur! Dursana ulan! Hasiktir…”
“Oha kıza bak nasıl da küfür etti.”
“Sana mı sorcam lan nasıl konuşacağımı?”
“Tamam abla bir şey demedik ya…”
“Koş okuluna git, çocuğa bak sen!”
*
Ofise girdiğinde çalışanların ekranın başında kilitlendiğini gördü. Hızlıca ceketini çıkarıp askıya astı ve şemsiyesini kuruması için masasının arkasındaki kalorifer peteğinin yanına bıraktı. Masasına oturup bilgisayarını açtı. Sandalyeye sırtını sürttü. Sırtını kaşıdı. E-posta girişi, muhasebe uygulaması, hesap makinesi… Tamamdı, çalışmaya hazırdı. Gözlerini ekrana gömdü. Ofiste bir süre klavye, kağıt, kalem ve yazıcı seslerinden başka hiçbir ses işitilmedi. Tam bir hesap üzerine yoğunlaşmıştı ki telefonu çaldı. Ekrandaki isme baktı, yerinden kalkıp ilerlerken içten içe söylendi: “Yine başlıyoruz, hadi hayırlısı.”
Ofisin uç kısmında, aşağı yukarı bütün ofisi görebilecek bir noktada, patronun camlarla örülmüş odasına doğru ilerledi. Patron istediği zaman düğmeye basıp perdeleri kapatabiliyor, istediği zaman bir düğmeyle perdeyi açarak ofisi gözleyebiliyordu. Hızlıca nefes alarak büktüğü parmağının tersiyle kapıya vurdu. Ardından patron odasının perdeleri kapandı. Hiç ses gelmedi ama o yapması gerekeni yaparak içeri girdi:
“Buyurun Abdullah Bey, beni istediniz.”
“Gel bakalım Merve, otur şöyle. Bugün otuzuncu gününü dolduruyorsun. Nasılsın bakalım?”
“Alışmaya çalışıyorum Abdullah Bey, yani aslında alıştım sayılır.”
“Bugün de dahil olmak üzere üç kez geç kaldın.”
“Evim biraz uzakta biliyorsunuz, yağmur yağdığı zaman da trafik oluyor malum. Daha dikkatli olacağım…”
“Bazı hesap hataların da var. Gel yanıma şöyle, göstereyim. Gel gel, çekinme…”
*
Üstündeki pantolonunun ıslaklığı rahatsızlık verdiği için öğle arasında yeni bir pantolon almak üzere mağazaların bulunduğu caddeye gitti. Akşamın geç saatine kadar ıslak pantolonla çalışmaya devam edemezdi.
Caddeye dizilen mağazalardan birine daldı. Kendisiyle benzer yaşlarda olduğunu tahmin ettiği çalışana bedenini söyledikten sonra bir pantolon alarak deneme kabinine ilerledi. Aceleyle pantolonunu çıkarmaya başladı. Islak paçaları bileklerinden geçirirken epey zorlandı. Çıkardığı pantolonu askıya astığı sırada kabinin kapısından iki tık sesi geldi. Pantolonla birlikte kombin olabilecek indirimli bir gömlek gelmişti. Denemek ister miydi? Gömleği aldı. Üstündekini çıkararak askıya astığı sırada bütün kabinin camlarla çevrilmiş olduğunu fark etti. Duraksadı. Arkasını döndü ve başını sağa sola çevirerek görebildiği tüm açılardan kalçalarını, memelerini ve göbeğini inceledi. Abur cuburların getirdiği kiloların dolgunlaştırdığı vücuduna dikkatle baktı. Aslında hoşuna gitmişti.
Sırtında bir kaşıntı hisseti. Bu kez yapmamalıydı. Dayanamadı. Elini tersinden sütyenin kopçasına uzatarak kopçanın iç içe geçen kısmını ayırdı. Uzanabildiği kadar uzanıp kaşımaya çalıştı. Uzun tırnaklarını sırtına geçirdikçe daha çok kaşındı. Kaşıdıkça hem rahatlıyor hem de sinirleniyordu. Arkasındaki aynaya başını çevirerek baktığında sırtının yine kıpkırmızı olduğunu fark etti.
*
“İyi misiniz, bir ihtiyacınız var mı?”
“…”
“Hanfendi, iyi misiniz?”
“İyiyim…”
Kabinden çıkıp pantolonun ve indirimli gömleğin etiketini kestirdi. Yenileri taksitlere böldü, eskileri poşete tıkıştırarak mağazadan ayrıldı. Mesainin başlamasına henüz vakit vardı. İçinden “Hayır, artık gitmemeliyim” dese de ayakları yine o sokağa yöneldi. Sokağın sonundaki kafeye oturdu. Onu bekleyen az şekerli kahvesi, sipariş vermeden bir haberle birlikte geldi. Buse birkaç dakika sonra müsait olacaktı.
Buse’nin anlattıkları onu rahatlatacaktı, gördüğü rüyanın etkisiyle uyanıp sırtını kaşımaya başlayıncaya dek…
Y. Can DERDİYOK
