
“Gökçe’nin Yolu” Ahmet Büke
Tatil başlasın!
“Dünyaya gelen herkesin bir yolu olur. Kimi korkar çıkmaya, kimi kaybolur, kimi düşse de kalkar, devam eder. Bu karar senin. Eğer ben varım dersen, zor zamanlarında elini kalbine bastır. Orada sana yol gösteren bir ceylan yavrusuyla, ehlileşmez bir kurt var.”
Gökçe ile birlikte çocukluğuma köyüme gittim, coştum, güldüm, oynadım. Doğada olmak yeniler, geliştirir.
“Orada bir köy var uzakta gitmesek de gelmesek de o köy bizim köyümüzdür” bu şarkıyı söyleyip hasretle mutsuzlukla uzaktan dağları izlemek yerine “hadi gelin köyümüze geri dönelim, dağlarında özgürce koşalım” türküsünü yaşayalım çocuklarımıza da yaşatma vakti geldi de geçiyor bile.
Gece gündüz döngüsünde doğa her yeni gün yenilenir hiçbir şey bir gün önceki gibi değildir.
Çocuk öyküsü olan “Gökçe’nin Yolu”nu öncelikle büyüklerin okumasını, okuyup bu büyük hallerimizin o küçük çaresiz dünyalarında tek başına kalınca çocuklarımızın nasıl mutsuz olduklarını fark etmesini isterim. Fark edebilelim ki korkunç internet tuzaklarından onları koruyabilelim.
Tatil geliyor diye sevinip türlü planlar hayaller kurulur ve bu planlar çoğunlukla konforlu olarak tasarlanır. Oysa en öğretici ve yenileyici tatil doğa ile başbaşa geçirilen zamanlardır. “Gökçe’nin Yolu” ile teknoloji konfor alanından uzak, çok eğlenceli vakit geçirilebilir olduğunu fark ederek bir an önce valizi toplayıp en yakın köye gidesim gelmedi değil. Birlik beraberlik, işe yarar olma, çözüm üretebilme, farklı bakış açısı geliştirme istenildiğinde doğadan her türlü şifa elde edilebilir. Bunu fark etmek mucize.
“Galiba bir başkasının acısını alınca, insanın kendi ağrısı da geçiyordu.”
Ormanın koynunda barındırdığı o savunmasız canların tıpkı kendi gibi çaresiz olduğunu fark edince çocuk yüreği nasıl da büyüdü. Soğuk ekran karşısında dijital dünyada küfleniyor olduğunu fark etti Gökçe, tüm çocuklarımızın fark edebilmesi dileğiyle.
“Sessizlik dinlenir mi?
Onu da ormanda öğrenmiştim.
Sessizlik uyuyan, sıcak bir annenin atan kalbi gibiydi. Derinin altında derinde göğüskafesinin arasına saklanmış, durmadan kımıldayan ama yalnızca kulağını dayadığında hissedeceğin bir ritimdi.
Taşa, ağaca, çiçeğe, hatta düşmüş tüyleri karmakarışık ölü bir kuşa dokununca bile, yani yaşamda da, ölümde de o atış vardı. Ona karışanın, ona katılanın, ona dönüşenin, ormanın donuna girenin duyacağı, bileceği sessizlik işte buydu.”
Büyük bir çoğumuz seviyordur sanırım, tatmamış olan varsa acele etmeli sessizliği dinlemek için.
Ben çok severim ormanda ağaçların gölgesinde, ağaç gövdesine sırtımı dayayıp sessizliği dinlemeyi bir de orman meyvelerini. Kür üzümü için ekim ayını beklemeliyiz. Ormanlar bizim vatanımız değerli hazinemiz, içinde bulunan tüm canlar ile koruyup kollamamız gerektiğini bilmeliyiz ve ormanlara Maya hala için Aldız Kadın için sahip çıkmalıyız.
Filiz Özyurt
