
Karaoğlu İnşaat ve Mühendislik A.Ş’nin avukatı Kerem Bey, tombul suratını hiçbir sineğin üzerinde duramayacağı kadar pürüzsüz tıraşlamış, siyah takım elbisesini giyinmiş, en pahalısından güneş gözlüğünü ve saatini takmış olduğu halde, elinde üstüne uygun siyah bir evrak çantasıyla, çalıştığı şirketin kendisine verdiği jipten inerken oldukça gergindi. Sabahın köründe geldiği bu mahalle, şehrin tepelerinden birine kurulmuş, iki ya da üç katlı eski ve yorgun apartmanların gelişigüzel oraya buraya dikildiği, çocukların çıplak ayak sokaklarında oynadıkları, kadınların kapı önlerinde halı yıkayıp çay içtikleri, işsiz ve kafası dumanlı tekinsiz gençlerin sokak başlarında bazen birbirlerini çoğunlukla da vakitlerini öldürdükleri, akşam saatlerinde hayat yükünün bellerini büktüğü kambur ve kara kuru adamların birer zombi gibi evlerine döndükleri, orada yaşamayanların, yani Kerem Bey gibilerin, işleri düşmese ömürleri boyunca gitmeyecekleri, ancak şehrin çevre yolundan arabayla geçerken ‘orada kimler yaşıyor acaba?’ diyerek bön bön baktıkları bir mahalleydi.
Avukat, mahallenin içlerine doğru ilerlerken arada arkasına dönüp jipine bakıyor, arabasının başına bir şey gelmesinden endişe ediyordu. Ayakkabısının ve pantolon paçalarının çamur olması canını sıkmıştı. Aksi gibi karnı da acıkmıştı. Henüz kahvaltı yapmamıştı ve buradaki işini bitirip bir an önce eşinin çantasına koyduğu soğuk sandviçi yemek istiyordu. Neden sonra durdu. Ceketinin iç cebinden bir zarf, zarfın içinden bir kağıt çıkardı. Kağıdı açtı, üzerinde yazılı apartman isimlerini ve kapı numaralarını okudu. Etrafına bakındı. Az ilerdeki tekelin önünde dikilen gözlüklü, bıyıkları sigaradan sararmış, beyaz saçlı adama doğru yöneldi. “Hayırlı işler beyefendi!” “Buyur yeğenim!” “Devrim Apartmanı no:35’i arıyorum. Nerede biliyor musunuz?” Adam avukatı baştan aşağıya bir süzdü. Sabahın köründe evrak çantası ve takım elbiseli böyle bir tipin burada ne aradığını düşündü. “Hayırdır? Ne yapacaksın sen Devrim Apartmanını?” diye sordu. “Avukatım ben. Bir emir kağıdı var. Onu ileteceğim.”

Avukat, tekelcinin tarifiyle kırmızı renge boyanmış üç katlı eski bir binanın önünde durdu. Devrim Apartmanı No:35. Bu binanın yanında duran, birbirinin aynısı iki binanın daha kapılarının üstlerinde yazan isimleri ve numaraları elindeki kağıtta yazanlarla karşılaştırdı. İşte yıkılacak binalar bunlardı. Önce bu üçü, sonra yine aynı mahalleden on iki apartman yıkılacaktı. Avukat zillerden birine bastı. Ses yoktu. Sonra başka bir zile bastı. Üçüncü katın penceresinden bir kafa uzandı. “Kimsin bu saatte?” “Merhaba hanımefendi. Ben Karaoğlu İnşaat’ın Avukatı Kerem Aksoy. Binanız kentsel dönüşüm çerçevesinde yıkılıp yeniden yapılacak. İhaleyi şirketimiz aldı. Kapıyı açarsanız size durumu anlatacağım.” Kadın tiz bir sesle “evlerimizi yıktırmayacağız!” diye bağırarak pencereyi kapattı. Avukat irkilmişti. Apartmanın birinci katından siyah sakalları yüzünü kaplamış, gözleri zor seçilen bir adam çıktı: “Ne istiyorsun lan sabah sabah? Çocuklarım uyuyor, ne bağırıyorsun?” “Beyefendi ben avukatım. Binanızın yıkım emrini getirdim.” Adam hırıltılı ve ürkütücü sesiyle adeta kükredi “al o emri götüne sok! siktir git buradan!” Avukat Kerem Bey giderek huzursuzlanıyordu. İşinin hiç kolay olmadığını anlamıştı. İçinden ‘keşke polisle gelseydim’ diye geçirdi. “Beyefendi bu devletin emri. Devlete karşı mı geliyorsunuz?” “Geliyorum amına koyayım! Devlet ben varsam var, ben yoksam yok! Git buradan, indirme beni aşağıya!”
Avukat, şansını bir de yandaki binada denemek istedi. Rastgele bir zile bastı. Bu sefer kapı açıldı. İçeri girince keskin bir rutubet kokusu genzini yaktı. Merdivenleri ağır adımlarla çıktı. İkinci katta onu kucağında bebeği bir kadın karşıladı. “Buyrun!” “Hanımefendi ben avukatım beş dakika girebilir miyim?” “Konu neydi?” Avukat, ‘yıkım’ kelimesini söylemeye çekindiği için “önemli bir konu vardı” diyebildi. Kadın kapının önünden çekilince hızlıca ayakkabısını çıkarıp içeri girdi. Salonda kasları tamamen erimiş, neredeyse bir iskelete dönmüş halde, ağzı açık son nefesinin çıkıp gitmesini bekleyen yaşlı bir adam yatıyordu. Avukatın acıyan gözlerle yaşlı adama baktığını gören kadın “babam” dedi “ciğerlerinden hasta.” “Kocanız yok mu?” diye sordu avukat, üstü ilaçlarla ve ekmek kırıntılarıyla dolu masanın yanındaki sandalyenin ucuna ilişirken. “İçerde uyuyor. İşten atıldı. Bir aydır işsiz. Geç vakte kadar içer, sabahları da geç kalkar.”
Kerem Bey elindeki kağıdı gösterip tam konuya gireceği sırada dışarıdan gelen sesleri duydu. Meraklandı. Kalktı pencerenin yanına gitti. O zaman aşağıda bir kalabalığın birikmeye başladığını gördü. Yutkundu. Terlemeye başladı. Binanın önünde toplaşan insanlar ıslık çalıyor, ‘şerefsiz avukat’, ‘çık dışarı’ ‘defol buradan’ diye bağırıyorlardı. Dan dan dan! Biri evin kapısına vuruyordu. Avukatın ayaklarının bağı çözüldü, kendini az önce kalktığı sandalyeye zor attı. Dan dan dan! Kadın, bebeğini süngerleri yer yer dışarı fırlamış kanepeye yatırdı; gitti kapıyı açtı.
Gelen mahallenin komünist gençlerinden DAVUT’du. Heybetli gövdesi sanki eve zar zor sığıyordu da biraz kafası önde duruyordu. “Avukat sen misin?” diye sordu sakince ama sesinden öfkesi hissediliyordu. Kerem Bey, istemsizce tekrar ayağa kalktı ve neredeyse duyulmayacak bir sesle ve ürkekçe “evet benim” dedi. DAVUT önce kadına sonra ölüm döşeğindeki yaşlı adama baktı. Avukata doğru bir iki adım daha attı. “Ben PARTİ’nin mahalle sorumlusuyum. Şimdi siz diyorsunuz ki burada yaşayan insanların evlerini yıkacağız. Para için yıllardır yaşadıkları bu mahalleden çıkaracağız öyle mi? Patronuna söyle biz buna müsaade etmeyeceğiz!” DAVUT konuştukça sanki odadaki hava ağırlaşmış avukatın omuzlarına çökmüştü. Dışarıdan yuhalama ve ıslık sesleri geliyordu.
Kerem Bey mesleği gereği ağzı iyi laf yapan, kazanacağı paraya bakan, ilkesiz ve pratik bir adamdı. Nezaketten kırılacak şekilde “Bana adınızı bahşeder misiniz?” diye sordu. Genç “benim adım DAVUT” diye cevapladı sertçe. Avukat takındığı o vıcık vıcık kibarlığı elden bırakmadan devam etti: “DAVUT Bey, belki sizinle bu meseleyi soğukkanlı bir şekilde konuşabiliriz. Sonuçta ben de bir emir kuluyum. Mahalleden zarar görmeden çıkmamı sağlarsanız ben sizin bu düşüncelerinizi elbette patronuma iletirim. Patronum işçi dostu, hayırsever, fakir fukara babası bir adamdır. İyi bir insandır, yoksullara yardım etmeyi hiç ihmal etmez. Ben bizzat kendim buna şahidim.” DAVUT “uzatma!” dedi ve avukata biraz daha yaklaştı. Sanki cüssesi giderek büyüyordu. Avukatın gözlerine yerleşen korkuyu görünce suratına hınzır bir gülümseme yerleştirdi: “Korkmana gerek yok, sana kimse zarar vermeyecek! Patronuna gelince, madem patronun iyi bir insan, o zaman onu dikeceğiz iyi bir duvarın önüne, iyi tüfeklerden çıkan, iyi kurşunlarla öldüreceğiz!”
Beti benzi atmış, eli ayağı titrer halde binadan çıktı avukat. Hemen arkasından DAVUT da göründü. Eliyle kalabalığa ‘bırakın geçsin’ anlamına gelecek bir hareket yaptı. Avukat, sırtında bir ürperti, insanların yüzlerine bakmadan, koşar adım mahallenin girişindeki jipine doğru yollandı. Kapısındaki boydan boya çiziği göremeyecek kadar telaşlı arabasına bindi. Mahalleyi şehrin merkezine bağlayan yolun üstünde gördüğü bir polis arabası onu biraz rahatlattı. İçinden ‘bu ülkede hukuk var, nizam var, eşkıyalığa pabuç bırakır mıyım ulan ben!’ diye söylendi. Karnının açlığı ve çantasındaki soğuk sandviç aklına geldi. Avukat Kerem Bey ilk kez o gün karısının ona özenle hazırladığı sandviçi yiyemedi.
