ZORBA KÜLTÜR

"Hiçbir şey ummuyorum. Hiçbir şeyden korkmuyorum. Özgürüm!" Nikos Kazancakis

Ana Sayfa

  • Göstermiyorsan Yaşanmamıştır – Meltem Atay

    Göstermiyorsan Yaşanmamıştır – Meltem Atay

    Norveçli Yönetmen Kristoffer Borgli’nin ikinci uzun metrajı “İlgi Manyağı” (Syk Pike) vizyona girdi. Gösterime girdiği günden beri de seanslar hep dolu. Yani İlgi Manyağı’na ilgi oldukça fazla görünüyor.


    Kristine Kujath Thorp, Eirik Saether, Fanny Vaager ve Sarah Francesca Braenne gibi isimlerin rol aldığı film için, kara komedi ile absürtlüğün harmanlandığı bir tür diyebiliriz.


    Filmimiz, bir kafede garson olarak çalışan Signe’nin (Kristine Kujath Thorp), birlikte yaşadığı sanatçı sevgilisi Thomas (Eirik Sæther) ile gittikleri bir akşam yemeğiyle açılıyor. Yemekte yaşadıkları bir an ve o anın bir ev partisine taşınmasıyla da aralarındaki ilişkiye dair ipuçlarını görmeye başlıyoruz.
    “Ne olursa olsun yeter ki ilgiler benim üzerimde olsun!” psikolojisiyle hareket eden karakterlerimizin ilişkileri üzerinden kurulmuş bir anlatıyla devam eden film, dozajı çok iyi ayarlanmış ve zamanlaması şahane tutturulmuş bir mizahı da barındırıyor.

    Signe, sevgilisi Thomas gibi sanatçı değil, dolayısıyla sanatıyla ilgi çekme şansı yok. O da bunun için kendine kendi bedeni üzerinden bir alan yaratıyor ve bu alanı sonuna kadar kullanmaktan da çekinmiyor. Çünkü elinde bir tek o var.


    Signe’nin mustarip olduğu ve filme de adını veren “ilgi manyaklığı” narsistik bir kişilik bozukluğuna mı işaret ediyor? Narsisizm; görkemli bir öz-önem duygusu, büyüklenme gibi tariflenir kabaca. Signe’nin güven problemleriyle dolu geçen çocukluğu, önce ebeveynlerinden sonrasında sevgilisinden göremediği ilgi, sevgilisine gösterilen ilginin odağını kendine kaydırma mücadelesi, narsistik bozukluk mudur, yani durumun teşhisi bu mudur, bilemiyorum. Ama o mücadele öyle bir hâl alıyor ki, “bu kadar da olmaz” diye düşünürken “bu kadar olması daha da olabileceğini işaret ediyordu aslında” şeklinde ikna oluyorsunuz. Film bir yandan güldürürken beri yandan da günümüz insanının, “göstermezsen gerçekten yaşanmamıştır!” belgeciliğiyle savrulduğu bu teşhircilik dönemine nasıl adapte olduğunu, bu hastalıklı hallerin nasıl bir virüs gibi yayıldığını ve bu tür davranışların yaslandığı motivasyonun neler olabileceğini de düşündürüyor.

    O zaman, hazır düşünmeye başlamışken; konuyu, kapitalizmin bireyi giderek daha da bencilleştiren, yalnızlaştıran, yalnızlaştırdıkça da daha çok ilgi bekleyen birer hasarlı türe dönüştürdüğüne bağlamayalım mı? Bağlayalım. Çünkü meslek kisvesi altında çeşitli sosyal medya “pozisyonlarının” türemesi ve yeter akçesi “iyi göstermekten” ibaret olan bu pozisyonların günümüzde muteber uğraşlar listesinde tırmanışa geçmesi de bunun sonucu değil mi? Bu yozlaşmayı kapitalizmden, onun “dahaçoksatalımcılık” bunun için “dahaçokgörünelimcilik” mottolarından azade düşünmek mümkün mü? Kapitalizmin her geçen gün arsızlığın sınırlarını zorlamasıyla filmdeki kahramanımızın ilgi manyaklığının sınırlarını zorlaması paralel değil mi?..


    Filmi; Marx’ın “İnsan özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz aslında toplumsal ilişkiler bütünüdür.” sözünü hatırlayarak ve Signe’nin ilgi manyaklığının da, filmin işaret ettiği diğer manyaklıkların da, insanların plastik duyarlılıklar üzerinden toplumla ve birbirleriyle kurduğu ilişkilerin de, bireylerin sadece doğuştan getirdikleri psikolojik birtakım hasarlardan kaynaklı olmadığını, tüm bunların toplumdaki çürümenin birer yansıması olduğunu, bunun da baş müsebbibinin adlı adınca kapitalizm olduğunu düşünerek ele aldığımızda, izlekteki tutarlılık daha da belirginleşiyor.

    Meltem ATAY

  • ZORBA KİTABEVİ KASIM’ 22 ETKİNLİK TAKVİMİ

    ZORBA KİTABEVİ KASIM’ 22 ETKİNLİK TAKVİMİ
    Zorba Kitabevi Kasım 2022 Etkinlikleri 
    4 Kasım Cuma19.00    Mine Söğüt ile Atölye              
    5 Kasım Cumartesi15.00    Zorba Kitabevi Edebiyat Kulübü           
        “Biri, Hiçbiri, Binlercesi”  
    6 Kasım Pazar13.00  Kamil Erdem      
           İmza  
    14.00  Zorba Kitabevi Speaking Club           
      “ Sports”  
    15.30   Zorba Kitabevi Sinema Kulübü    
                “ Rezervuar Köpekleri)  
    9 Kasım Çarşamba17.00   Umay Umay      
             İmza  
    11 Kasım Cuma18.00    Misafir Etkinlik     
              ( Kül Edebiyat Kulübü)  
    12 Kasım Cumartesi15.00  Iraz Şensöz
                İmza
    13 Kasım Pazar15.00    Elam Deniz   
                 Söyleşi – İmza    
      17.30  Sinema Yarışması  
    19 Kasım Cumartesi15.00   Belgin Bıyıkoğlu  
                Söyleşi – İmza  
    20 Kasım Pazar          14.00    Zorba Kitabevi Speaking Club   
                “Films”  
    15.30     Zorba Kitabevi Sinema Kulübü   
                 “Interstellar”  
    23 Kasım Çarşamba19.00  Benim Yazarım Benim Şairim     
             Birhan Keskin – Eylem Ata Güleç – Seneca
    26 Kasım Cumartesi15.00   Misafir Etkinlik          
          (Kitapağacı)  
    18.30  Fuat Sevimay ile James Joyce Atölyesi  
    27 Kasım Pazar15.00 Raşel Meseri        
         Söyleşi – İmza  
  • Y. Can Derdiyok “Sütyen Kopçası”

    Y. Can Derdiyok “Sütyen Kopçası”

    SÜTYEN KOPÇASI


    Aceleyle merdivenleri bitirip koşar adımlarla apartmanın demir kapısını açtığı gibi kendini sokağa bıraktı. Henüz iki ayağı sokağın dar kaldırımına değmişti ki ardındaki kapının çarpışıyla irkildi. Apartman boşluğunda ve sokakta yankılanan ses, zaten tırmanışta olan cinlerini hızlıca tepesine çıkardı. Kentsel dönüşen binaların işgaliyle santim santim daralan, olmak ya da olmamak arasında savaşım veren kaldırım boyunca yürümeye başladı.


    Yağmur şiddetlendikçe adımlarının hızı da artmaya başladı. Caddeye ulaşmak için bitirmesi gereken son bir sokak kalmıştı. Belli ki bu sokağın kaldırımı kentsel dönüşüme karşı verdiği savaşı kaybetmişti. Sağlı sollu park eden arabaların arasından yürümeye devam etti. Otobüsü kaçırmaması gerekiyordu. Ofise geç kalırdı, laf işitirdi. Bulunduğu sokağa giren arabanın sesini işitti. Sağdaki arabalara yapışarak yürümeye devam ediyordu ki az önce sesini işittiği araba hızla yanından geçti. Şiddetlenen yağmurun oluşturduğu su birikintisinin üstünden geçen araba çamurlu suyu paçalarına sıçrattı. Önce donup kaldı. Saniyeler sonra, ıslanan paçalarına ve ardından arabaya doğru bakarak bağırdı: “Allah belanı versin ya, şerefsiz!”


    Eve mi dönseydi acaba? Ofiste kururdu artık pantolonu. Caddeye çıktı ve karşıya geçmek için kaldırımın başında beklemeye başladı. Yayalar için yanan yeşil ışığı gördükten sonra caddeye atlayarak karşı yöndeki otobüs durağına doğru ilerlemeye başladı. Şans o ki bineceği otobüs durağa yaklaşmaktaydı. Yetişemedi. İlerleyen otobüsün arkasından birkaç adım koşturdu ama şoförün durmayacağını anladığında bu kez de otobüsün arkasından bağırdı:


    “Ya dur! Dursana ulan! Hasiktir…”
    “Oha kıza bak nasıl da küfür etti.”
    “Sana mı sorcam lan nasıl konuşacağımı?”
    “Tamam abla bir şey demedik ya…”
    “Koş okuluna git, çocuğa bak sen!”


    *


    Ofise girdiğinde çalışanların ekranın başında kilitlendiğini gördü. Hızlıca ceketini çıkarıp askıya astı ve şemsiyesini kuruması için masasının arkasındaki kalorifer peteğinin yanına bıraktı. Masasına oturup bilgisayarını açtı. Sandalyeye sırtını sürttü. Sırtını kaşıdı. E-posta girişi, muhasebe uygulaması, hesap makinesi… Tamamdı, çalışmaya hazırdı. Gözlerini ekrana gömdü. Ofiste bir süre klavye, kağıt, kalem ve yazıcı seslerinden başka hiçbir ses işitilmedi. Tam bir hesap üzerine yoğunlaşmıştı ki telefonu çaldı. Ekrandaki isme baktı, yerinden kalkıp ilerlerken içten içe söylendi: “Yine başlıyoruz, hadi hayırlısı.”


    Ofisin uç kısmında, aşağı yukarı bütün ofisi görebilecek bir noktada, patronun camlarla örülmüş odasına doğru ilerledi. Patron istediği zaman düğmeye basıp perdeleri kapatabiliyor, istediği zaman bir düğmeyle perdeyi açarak ofisi gözleyebiliyordu. Hızlıca nefes alarak büktüğü parmağının tersiyle kapıya vurdu. Ardından patron odasının perdeleri kapandı. Hiç ses gelmedi ama o yapması gerekeni yaparak içeri girdi:


    “Buyurun Abdullah Bey, beni istediniz.”
    “Gel bakalım Merve, otur şöyle. Bugün otuzuncu gününü dolduruyorsun. Nasılsın bakalım?”
    “Alışmaya çalışıyorum Abdullah Bey, yani aslında alıştım sayılır.”
    “Bugün de dahil olmak üzere üç kez geç kaldın.”
    “Evim biraz uzakta biliyorsunuz, yağmur yağdığı zaman da trafik oluyor malum. Daha dikkatli olacağım…”
    “Bazı hesap hataların da var. Gel yanıma şöyle, göstereyim. Gel gel, çekinme…”


    *


    Üstündeki pantolonunun ıslaklığı rahatsızlık verdiği için öğle arasında yeni bir pantolon almak üzere mağazaların bulunduğu caddeye gitti. Akşamın geç saatine kadar ıslak pantolonla çalışmaya devam edemezdi.


    Caddeye dizilen mağazalardan birine daldı. Kendisiyle benzer yaşlarda olduğunu tahmin ettiği çalışana bedenini söyledikten sonra bir pantolon alarak deneme kabinine ilerledi. Aceleyle pantolonunu çıkarmaya başladı. Islak paçaları bileklerinden geçirirken epey zorlandı. Çıkardığı pantolonu askıya astığı sırada kabinin kapısından iki tık sesi geldi. Pantolonla birlikte kombin olabilecek indirimli bir gömlek gelmişti. Denemek ister miydi? Gömleği aldı. Üstündekini çıkararak askıya astığı sırada bütün kabinin camlarla çevrilmiş olduğunu fark etti. Duraksadı. Arkasını döndü ve başını sağa sola çevirerek görebildiği tüm açılardan kalçalarını, memelerini ve göbeğini inceledi. Abur cuburların getirdiği kiloların dolgunlaştırdığı vücuduna dikkatle baktı. Aslında hoşuna gitmişti.


    Sırtında bir kaşıntı hisseti. Bu kez yapmamalıydı. Dayanamadı. Elini tersinden sütyenin kopçasına uzatarak kopçanın iç içe geçen kısmını ayırdı. Uzanabildiği kadar uzanıp kaşımaya çalıştı. Uzun tırnaklarını sırtına geçirdikçe daha çok kaşındı. Kaşıdıkça hem rahatlıyor hem de sinirleniyordu. Arkasındaki aynaya başını çevirerek baktığında sırtının yine kıpkırmızı olduğunu fark etti.


    *


    “İyi misiniz, bir ihtiyacınız var mı?”
    “…”
    “Hanfendi, iyi misiniz?”
    “İyiyim…”


    Kabinden çıkıp pantolonun ve indirimli gömleğin etiketini kestirdi. Yenileri taksitlere böldü, eskileri poşete tıkıştırarak mağazadan ayrıldı. Mesainin başlamasına henüz vakit vardı. İçinden “Hayır, artık gitmemeliyim” dese de ayakları yine o sokağa yöneldi. Sokağın sonundaki kafeye oturdu. Onu bekleyen az şekerli kahvesi, sipariş vermeden bir haberle birlikte geldi. Buse birkaç dakika sonra müsait olacaktı.


    Buse’nin anlattıkları onu rahatlatacaktı, gördüğü rüyanın etkisiyle uyanıp sırtını kaşımaya başlayıncaya dek…


    Y. Can DERDİYOK

  • Tan Doğan – “Çerçeve”

    Tan Doğan – “Çerçeve”

    Tan Doğan, 17 Ocak 1961’de İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü’nde öğrenim gördü. Beykent Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsünde yüksek lisansını tamamladı. Felsefe, deneme, inceleme yazıları ve şiirleri, felsefe, psikoloji, edebiyat dergilerinde yayınlandı-yayınlanmakta…

    çerçeve

    annemi çivilemişim gûyâ duvara! siyâh-beyaz bir ağır ağıt. gözlerimdi yalan söyleyen. kalk-git mutfağa, elini-yüzünü yıka, bir soğuk su iç dedim sessiz-sitemsiz kendime.. içtim.. döndüm, annem yok! çoook televizyon izliyorum, çok. bakışını yitirir er-geç dedim insan, yine kendime, yine içimden. zâten olmasa iç inim, büsbütün lâlım. başımı kaldırdım, babam! nereye gitti annem?! bir duş aldım, döndüm yatağa.. çerçeve boş! anam-babam nerdesiniz siz?! bak, dilin dilledi dedim bunu, bu kez dışıma! bakmama kararı verdim kendime. dedem, ninem, teyzem… sırada. denize gömecek hâlim yok ya ömrümü!


    var aslında. ev.. ev.. ev… sokağa çıksam, bir-iki yaprak-dal görsem, bir-iki kedi-köpek, üç-beş insan-falan feşmekân.. birkaç vakit yürüsem, yürüsem, yürüsem taa denize dek.. sonra gömülsem sulara ipsiz-sapsız-dipsiz.. n’olurdu? sonrasızlık mı, ne özlemim? bilemedim. dedim evde kal biraz daha derdime.. biraz daha kireç, küf, üfff!…


    kaldım. tavan-taban, tavan-taban, tavan… korkar oldum duvara bakmaktan! capcanlı bir yüz için televizyonu mu açsam yoksa düğmesine mi bassam bir ses için radyonun?! hoş, sessizlikle de bir derdim olmadı ya! ve hattâ sağır-dilsizliği pek yakıştırmışımdır kendime. hem hiç gereği de yok yapyalnız birinin ezber etmeye alfabesini. içimden konuşmayı da unuturdum belki zamanla. belki de zamanla…


    zaman geçti.. az-buz değil hani! duvar.. duvara.. duvarı.. duvarda… kim var acep şu ân çerçevede diye de sormak istemiyorum kendime. merâk kötüdür, öldürür gibi vesâire sözleri de abesle iştigâl sayıp düşürmüyorum aklıma, gönlüme, dilime. yine de bir kurt içimde, keskin dişli, sivri dilli, aç-susuz. bana ‘su’ demesin kimse.. boğulurum.


    nefesim daraldı, göğsüm sıkıştı.. bir terledim ki, sormayın! bakacağım ulan şu antik-dandik çerçeveye ve yoksa kimse, bir okkalı küfür de sallayacağım gelmişime-geçmişime dedim ve bir baktım ki, annem! yine annem! çakmışım sanki duvara dişi isâ’yı: çürük tahta, paslı çivi, kirli kan: ‘adam olmaz oğlum senden!’ neden demedin anne? öfkem kime baba? bilemedim… lânet okuyasım var yedi sülâleme duâ yerine! ve sıra size de gelecek elbet freud, adler, jung…


    beni camdan bakmaktan, pencereden sarkmaktan, balkondan atlamaktan alıkoyan kim ve ne? söylesenize! dört duvarda öksüz-yetim bir ölgün. merhaba hayat, merhaba hayat, merhabaaa!


    bu kadar manik-depresif yeter mi yeter: kana yeter, cana yeter, bana yeter haaa.. haberin olsun; sıyırırsın da kimsecikler bi şicikler bilmeden, küt gidersin eşşolueşek cehennemine, anan-baban dâhil vesâire, vesâire! bir de eksik olmasın e mi, suçluluk duygun tanrım, geberene dek. haydaaa! tanrı ile de hasbihâl ha.. hayret! e ne kaldı sırada eksik-gedik?!…


    çek kafana yorganı, dön sırtını duvara, zıbar. sana ölmek yaraşır a mendebur. hem bir sen misin ki şu dünyanın akıllısı? bu zırvalamak da niye?! bekliyorum bir de, ne zaman sıraya tek tek çekecek diye, ermiş-dervişlerle feylesofları!


    ‘daha çoook beklersin oğlum!’ diye lâf koyan da olmadı henüz çerçeveden.. hayret! seni ananın rahmine düşüren de mi yoksa babanın tohumuna göz dikende mi kabâhat?


    şu varoluş sıkıntından mı söz açsam biraz kendime ya da hiçlik söyleminde mi bulunsan derdime derken, uyumuşum. ben şu uyku ile düş arasına sıkışmışım. âh! her sabâh adagio dinleye dinleye bach’tan ve her gece boğula boğula chopin’le noktürn noktürn, bir hayırsız ortanca evlât olarak 2 adet orta boy kabak, 2 adet orta boy patlıcan, 2 adet orta boy patates, 1 adet orta boy soğan, 2 adet orta boy domates ve de 1 tatlı kaşığı domates salçası, 5 yemek kaşığı zeytinyağı, ½ su bardağı sıcak su ile türlüye dönmüş rûhum desem, ayıp mı olur? bilemedim… hoş, çerçeve hâlâ boş ve biraz sola doğru kaymış!…

    Tan Doğan

  • Zorba Kitabevi Ekim’22 Etkinlik Takvimi

    Zorba Kitabevi Ekim’22 Etkinlik Takvimi
    ZORBA KİTABEVİ EKİM 2022 ETKİNLİK TAKVİMİ
      
    1 Ekim Cumartesi15.00    Zorba Kitabevi Edebiyat Kulübü  
                 “Gecenin Sonuna Yolculuk”  
    2 Ekim Pazar15.00    Zorba Kitabevi Speaking Club      
             “ Animals”
    16.00     Barış Ege     
              İmza  
    8 Ekim Cumartesi16.30    Ahmet Büke      
             İmza-Söyleşi (Kitapağacı)  
    9 Ekim Pazar14.30    Zorba Kitabevi Sinema Kulübü         
          “La La Land”
    17.00    Hasibe Özdemir               
    İmza-Söyleşi  
    16 Ekim Pazar15.00    Zorba Kitabevi Edebiyat Kulübü               
    “Ormandan Gece Gelen”  
    21 Ekim Cuma19.00    Benim Yazarım               
    Benim Şairim  
    22 Ekim Cumartesi16.00    Duygu Yayman Özsüphandağ   
    Ayşe Başak Kaban          
    İmza-Söyleşi  
    23 Ekim Pazar14.00    Zorba Kitabevi Speaking Club              
     “ Technology”
    15.00    Zorba Kitabevi Sinema Kulübü               
    “12 Kızgın Adam”  
    30 Ekim Pazar12.00    İsmail Güzelsoy İmza
    14.00    Söyleşi
  • Polat Özlüoğlu yanıtladı📚

    Polat Özlüoğlu yanıtladı📚

    Polat Özlüoğlu kitapları:

    Günlerden Kırmızı, Hevesi Kirpiğinde, Peri Kızı Af Buyrun, Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar

    Polat Özlüoğlu,

    NE okur NE yazar?

    Çoğunlukla kurmaca kitaplar okur ancak kurgu dışı okumaya da özen gösterir. Çeviri ve yerli edebiyat türünde roman ve öykü ağırlıklı kitapları tercih eder. Latin Amerika, Kuzey Avrupa edebiyatına özel ilgisi vardır. Yaşadığı çağın, toplumun ve toprakların hikayelerini yazar. Etrafında vuku bulan olay ve karakterlere dair metinler kaleme alır. Hayata, hayallere, hikayelere, masallara, mesellere tutkun bir yazardır.

    NEREDE yazar?

    Dışarıda yazmayı tercih eder. Eşin dostun sahip olduğu kitabevlerinde, kahve dükkanlarında, deniz kıyısında oturup bir şeyler karalamayı sever. Evde yazmışlığı pek yoktur daha çok yazdığı öykülerin düzeltmelerini ve işçiliğini evde yapar.

    NE ZAMAN yazar?

    Belli bir rutini yok, mesai saatleri dışındaki herhangi bir saatte defterine bir şeyler karalayıp yazabilir. Hafta sonu gündüz vakti tek başına yaptığı uzun yürüyüşlerden sonra saatlerce oturup yazmanın keyfini hiçbir şeye değişmez.

    NEDEN edebiyat?

    İyi geldiği, rahatlattığı ve duygusal tatmin sağladığı için olsa gerek. Geçici bir delilik hali olduğunu düşünüyor edebiyatın ve yazmanın.

    NASIL başladı NASIL gidiyor?

    Okuyup yazmayı öğrendikten sonra hep bir şeyler karalarmış zaten. Hayal kuran, masal seven, hikayeler uyduran bir çocukmuş. Uzun metinler, günlükler, kısa anlatılar yazmaya Gazetecilik Bölümünde’yken başlamış. O zamandan beri yazıyor. Öykü yazmaya ise yaklaşık on yıl önce Selda Uzunkaya ile tanışmasıyla başladı. Harika gidiyor. 

    KİMİ tavsiye eder?

    İlk kitabı ‘Kambur’ dan beri hayranı olduğu yazar Şule Gürbüz’ü ısrarla ve şiddetle tavsiye eder. Hala okumayan, duymayan varsa özellikle ‘Çoşkuyla Ölmek’ ‘Zamanın Farkında’ ve son kitabı ‘Kıyamet Emeklisi’ ni bulup okusun bir an evvel. Muazzam bir edebiyat şöleni.

    Bonus Soru 💫

    En son ne/ler okudu?

    Aşk Acıları, Patrick Avrane, Kırık Köşeli İlkbahar, Mario Benedetti, Cambazlar Savaşı Yitirdi, Adnan Özyalçıner, Marilyn’i Kurtarmak, Michel Schneider, Küçük Yuvarlar Taşlar, Melisa Kesmez

  • Tülay Gül yanıtladı 📚

    Tülay Gül yanıtladı 📚

    Tülay Gül, akademisyen ve 33 yaşında 🙂

    NE okur?

    Genelde mesleğimle alakalı akademik kitaplar okuyorum. Ama en çok keyif aldığım okumalarımı Zorba Kitabevi ve Kafe’nin pandemi öncesinde başlattığı ve 2 yılı aşkın süredir devam eden okuma atölyesinde gerçekleştirdim. “Çağdaşımız yazarları tanımalıyız” fikriyle ortaya çıkan atölye sayesinde yeni yazarlar okudum.

    NEREDE okur?

    Evdeysem masa başında ama metroda, tramvayda, okulda her yerde okumaya çalışıyorum.

    NE ZAMAN okur?

    Boşluk oluşturabildiğim zamanlarda ama daha çok geceleri.

    NEDEN edebiyat?

    Bu soruya çok derinlikli, düşünsel cevaplar vermek isterdim ama benim cevabım aslında bir çocukluk anımdan geliyor. Tam olarak yaşımı hatırlayamıyorum ama ortaokula gittiğim dönemlerde bir kitap okumuştum. O dönemlerde sevmeye bakış açımda farklıydı tabii… Kitap bana günlük hayatta karşıma çıksa kaçacağım, korkacağım bir adamı sevdirmişti. Hatta uzun süre en sevdiğim kitap karakteri de o oldu. O zaman edebiyatın ne kadar farklı ve güçlü olduğunu düşünmüştüm. Bu yüzden edebiyat galiba…

    NASIL başladı NASIL gidiyor?

    Çocukken başladı, hatta o dönemler daha keyifliydi. Üniversite bittikten sonra bir süre ara verildi edebiyata, birtakım çabalar araya girdi ama şu an için okumaya devam.

    KİMİ tavsiye eder?

    Tevfik Çavdar hayatını kaybettiğinde bir gazete eşi ile yapılan bir röportaj yayınlamışlardı. Şöyle diyordu eşi hatırladığım kadarıyla “Tevfik eline bir kitap, bir metin geçirirse o an oturur onu okur ve kalkardı. Bitirmeden kalkmazdı.” Bence okumak önemli, elime geçirdiğimiz her şeyi okumak gerekiyor sonrasında kendi sağduyu süzgecimizden geçirir “doğru olana” ulaşırız zaten. 

    Bonus Soru 💫

    En son ne/ler okudunuz?

    Güzel bir tesadüf, en son Polat Özlüoğlu’nun Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar’ı bitirdim.

    Şuan Luigi Pirandello’nun Biri Hiçbiri Binlercesi kitabını okuyorum.

  • Zeynep Tandoğan – Kurtçuk

    Zeynep Tandoğan – Kurtçuk

    Karanlıkta karanlığın çökmesini bekliyorum, tüm seslerin dinmesini, konuşmaların son bulmasını, konuşanların gitmesini bekliyorum. Musluğun deli eden hışırtılı sesinin kesilmesini, Allah’ın belası topukluların def olup gitmesini, ter, ten kokulu koca bedenlerin yok olmasını sabırla bekliyorum..


    Sabahları gelen ayak seslerini tanıyorum. Kilide geçen anahtar sesiyle ortalıktan sıvışıp hızla sayfa aralıklarına dönüyorum… Şimdi rayihalar içinde uyku vakti ah birde ses etmeseler, işgalciler, gürültülü tuhaf tür, iddiacı ruhlar, “çok bilmiş özneler”… Sesinizden ayırt ediyorum görmüşlüğüm yok mahlukatlığınızı. Ben ki bunca yıllık kurduyum kitapların ezberi ezber etmişim kırk kez, bir tek boş söz çıkaramazsınız ince ağzımdan sayın boşboğazlar… Merakıma yenik düşüp çıksam adımla anılan yuvamdam sonuma mühürlerler nedensiz avuçlar, peçeteye sıkıştırılan müdafasız kabuğum, bir de beni en çok üzen, yuvamın kapağıyla pat diye vurmaya kalkışırlar korkusu.. Uzak akrabalarımdan sinekgiller anlatıp dururlar bu pat patları.. Kanatlılar ah ipek kanatlılar eski bir masal gibiler..


    Her gün gelenler… Sadece seslerinden değil kokularından da tanıyorum mekancıları benle dört kişiyiz burada farkında değiller ama… ha bir de “Zorba” dedikleri var ama onun sesini hiç duymadım kokusunu da almadığımdan şüpheliyim cisminden, zorba da zorba.. Benim bir Aleksi Zorba bildiğim var ama… Son sesin yitmesiyle, anahtarın kapıda kilit dönmesiyle başlayan şölenim… Önce köşe bucağa düşmüş kırıntıları tırtıklıyorum, miniciğim minicikle doyuyorum.. Bazen unutuveriyorlar piyano kapağını kapamayı işte anın en keyiflisi incecik ayaklarımla dokunuveriyorum do do re re doremi şöleni başlasın… Keyiften yorgun düşüyorum.. Bir yorgunluk kahvesi zamanı… Tezgahın en dibine sivri, arka, yok burnumu yol boyu sürüyorum işte şuraya kaşıktan uçarak dökülüvermiş tane tane buram buram Mehmet Efendi… Yalıyorum misss.. Sokağın sesleri ve ışığıyla şahane dünyam kitaplı odam… Mavi koltuğun ahşap oymasının ön çıkıntısına yerleşiyorum, tüh cilalı kemiremiyorum ama işte balkon sefası ayak ayak üstüne… Uzaktan en üst raftaki yuvama bakıyorum. Taraçam, reçine kokulu odam orda olduğunu benim kumumla gömülü yatağımın beklediğini biliyorum… Sabahın geç saatlerine dek sürecek bir seyahatteyim kilitte dönen anahtar sesiyle fırlayacağım ciltli kapaklı, sararmış ölü sayfalara, kurduyum kitabın..

    Sile sile miyop gözlerimin yaşını harflerin rüyasına dalıyorum..

  • Uğur Terzi yanıtladı 📚

    Uğur Terzi yanıtladı 📚

    UĞUR TERZİ

    NE okur NE yazar?
    Ne amaçla okuduğuma ve yazdığıma bağlı olarak değişiyor. Yazıyorum, öyleyse okumalıyım önermesi oldum olası teşvik edememiştir beni mesela. Belki yazı-yor olmadığım için. Okuyorum, öyleyse yazıyor olmalıyım. Bu bakış açısının da tuhaf bir müziği yok mu. Kalabalıkları etrafında zıplatan ama senin başını ağrıtan bir tarafı. Verebileceğim en makul cevap; doğuştan gelen bir şeyler var. Aşk, müzik, sokak ve yorgunluk, içe dönüş ve tekrar. Okuduğum ve yazdığım şeylerin benimle geldiğine inanıyorum sanırım. Bana ait hissetmediğim bir şeyi ne yazabilirim ne okuyabilir. Bir hikayeye, sözgelimi bir cinayete tanık olmadım ama mezara düştüm.

    NEREDE yazar?
    Hayatımın son sekiz senesi taşınmalarla geçti. Bir yerde bunu bırakıyorsun. Senin adına yazıyor biri. Şehirden taşınalı seneler olmuş ama bakıyorsun her şey orada yazılmış. Dedim ya, bir yerde bırakıyorsun yazmayı, sana temize geçmek kalıyor. Nerede temize geçtiğinin de üstüne konulacak pek bir esprisi kalmıyor.

    NE ZAMAN yazar?
    Mecbur kalınca. Mevsim seçen bir ağaca benzetiyorum kendimi. Her sene başka mevsim arıyorum ve yine, ve yine mecbur kalınca yazıyorum.

    NEDEN edebiyat?
    Açıklamaya gayret ettikçe asıl nedenden, sebepten seni uzaklaştıran bir soru bu. Mesela evvelki cümleyle bile bir cümle kadar uzaklaşmış oldum.

    NASIL başladı NASIL gidiyor?
    Çocuk yaşta başladı, kısa bir öyküyle ve aradan otuz sene geçince -nihayet- anlıyorum, sadece başlaması yeterli, nasıl gittiğini bilemeyeceğiz.

    KİMİ tavsiye eder?
    Ne okur sorusuna dönüyoruz biraz. Ne amaçla okunacak, kime tavsiye edeceğim, ne zaman okunacak gibi bir hayli engel çıkarıyor aklım. Kişi kendine bu soruları sormadan okumasa daha mı iyi ne. Amacım nedir, ilgimi ne çekiyor ve ne zaman okuyacağım?

    Bonus soru💫

    En son ne/ler okudunuz?


    Cennetin Doğusu, John Steinbeck, Remzi Kitabevi, Çevirenler: Derin Çizer – Ömür Candaş.
    Goriot Baba, Balzac, Can Yayınları, Çeviren: Tahsin Yücel.
    Felsefe Nedir?, G. Deleuze – F. Guattari, YKY, Çeviren: Turhan Ilgaz.
    Sahtekar, Damon Galgut, YKY, Çeviren: Duygu Akın.

  • Meltem Atay yanıtladı📚

    Meltem Atay yanıtladı📚

    MELTEM ATAY

    NE okur?
    Teori, roman, öykü, deneme, makale, arada/aralarında da şiir.

    NEREDE okur?
    Evde, toplu taşımada, Zorba Kitabevi Kafe’de. 😊

    NE ZAMAN okur?
    Genelde akşamları, bazen ofiste molalarda, bazen de hafta sonları.

    NEDEN edebiyat?
    İncelikler yüzünden… 🙂
    Bu, “Neden hayat?” diye sormak gibi…

    NASIL başladı, NASIL gidiyor?
    Güzel başladı, bayağı erken başladı; hayatı çok sevmekten, “ona karşı boş olmamaktan” ve fazla meraktan. Aynı sebeplerle de devam ediyor. Çünkü hayat, edebiyatsız tadı çıkarılabilecek bir süreç değil.

    KİMİ tavsiye eder?
    Marx, Engels, Lenin, Oğuz Atay, Vüs’at O. Bener, Nazım Hikmet, Bertolt Brecht, Dostoyevski, Eduardo Galeano, Terry Eagleton, Samuel Beckett, Julio Cortazar, Luis Borges, İlya Ehrenburg, William Faulkner, R.M. Rilke, Harper Lee, S.S. Prawer, Pascal Mercier, Charles Dickens, Ayfer Tunç, Barış Bıçakçı, Virginia Woolf, Sevgi Sosyal, Suat Derviş, Mehmet Eroğlu, Sait Faik Abasıyanık, Bilge Karasu, Sabahattin Ali, Edip Cansever, Turgut Uyar, Özgür Çırak ve şu an adı aklıma gelmeyen diğer çok sevdiklerim… 😊

    Bonus Soru💫

    En son ne/ler okudunuz?

    Erkan Karaaslan’ın ilk öykü kitabı “Kaplumbağalar Ölmesin”i okudum.