-
ÂŞIKLAR BAYRAMI – Ayşegül ATILGAN


Kemal Varol’un Âşıklar Bayramı romanı Özcan Alper tarafından beyaz perdeye aktarıldı.
Filmin çatışması Kul Yakup’un Yusuf’a söylediği “baba dediğin tamamlanmamış bir kelimedir zaten” cümlesi üzerine kurulmuştur.
“Babamı galiba en çok susarken seviyordum. Konuşur konuşmaz aramızda bir kırgınlığın kanat çırpışları duyuluyordu. (s.176)”
Film Heves Ali’nin 25 yıl sonra avukat oğlu Yusuf’un kapısını çalmasıyla başlar. Elinde üç telli sazı, bavuluyla babasını karşısında gören Yusuf, şaşkınlık, kızgınlık ve kırgınlıkla onu içeri buyur eder. Heves Ali çok hastadır, oğlunu görüp âşıklar bayramı için Kars’a gidecektir. Ağızlarındaki üç beş kelime bir cümleye dönüşmeden boğazlarında takılı kalır. Yusuf sabah uyanınca babasının ceketini kurcalar. İçindeki raporu doktor arkadaşına gönderir. Ceketi koklayıp yerine asar ve evden çıkar. Yolda babasının çok hasta olduğunu öğrenince otogara gider, babasını otobüsten indirir. Onu kendisi Kars’a götürecektir. Baba-oğul ilişkisi yol boyunca işlenir. Yusuf boğazındaki düğümleri haykırırken baba sessiz kalır. Heves Ali’nin niye ailesini terk ettiğini öğrenebilecek miyiz? Düğümler çözülecek mi?
“Kalbinde derin bir çizikle gezenin günün birinde her ne pahasına olursa olsun yaranın müsebbibini affetmesi kadar kederli ve ağır bir şey yoktu dünyada (s.156).”
Heves Ali’nin yola düşmesinin sebebi ölmeden önce âşık olduğu bütün kadınlardan af dilemektir. Heves Ali bu sahnelerde saz çalıp içli türküler söyler. Kadınlardan karşılık alırsa affedildiğini anlar. Bu sahnelerden en etkileyicisi bir âşık köyünde çekilen sahnedir. Âşıklar saz çalar, köylüler saz eşliğinde döner. Akşamın alacakaranlığında çakır keyif olan Heves Ali Zerre kadının kapısını çalar. Eskiden çalıp söyledikleri ağacın altına oturur. Kınalı saçları yeşil yemesinden dökülen Zerre kadın elinde sazıyla yüzündeki hüzün çizgileriyle Heves Ali’nin karşısına oturur. Dokunsalar ağlayacak Zerre, titreyen sesiyle sazına vurup “âşık oldum onun mâh cemaline” türküsüne giriş yapar, “365 günümde yandı ha yandı” nakaratını beraber çalıp söylerler.

Tek tek âşık köylerini gezen Heves Ali gittiği her yerde hürmetle karşılanır. Yusuf bu hürmeti bu sevgiyi içten içe kıskanır. Babasının kendisini sazı kadar sevmediğini düşünür. Yusuf’un gözünde doğup büyüdüğü köylerine geldiklerinde bir anı canlanır. Babası önce onu tıraş ettirmiş sonra fotoğraf çektirmeye götürmüştür. Aynı kareyi şimdi de isteyen Yusuf babasıyla fotoğraf çektirir. Çocuksu heyecanı yarım gülüşlere dönüşüp dudağının ucuna ilişir.
Heves Ali Kul Yakup’u ziyaret etmek için gittiği âşıklar kahvesinde fenalaşınca onu hastaneye kaldırırlar. Yusuf’un doktor arkadaşı da bu sahnede girer. Erzurum’dan Kars’a kadar ambulansla da olsa Heves Ali’nin son isteğini yerine getirmek için yola çıkılır. Âşıklar Bayramını dünya gözüyle gören Heves Ali dünyaya gözlerini kapatır. Bu sahnede fondaki sesten sazların sesi duyulmasa da Yusuf’un elinde babasının sazıyla kalması ve dudaklarından dökülen ba… Hecesini yutkunması oldukça etkileyiciydi. Yusuf, babasından kalan üç telli sazla ve kasketiyle yola düşer. Kasketinin içinde babasından yadigâr ne kalmıştı? Yusuf sazıyla kasketiyle âşık Heves Ali’yi affedebildi mi? izleyip görün!
-
Emir Kulu – Burak Eskiasmacı


Karaoğlu İnşaat ve Mühendislik A.Ş’nin avukatı Kerem Bey, tombul suratını hiçbir sineğin üzerinde duramayacağı kadar pürüzsüz tıraşlamış, siyah takım elbisesini giyinmiş, en pahalısından güneş gözlüğünü ve saatini takmış olduğu halde, elinde üstüne uygun siyah bir evrak çantasıyla, çalıştığı şirketin kendisine verdiği jipten inerken oldukça gergindi. Sabahın köründe geldiği bu mahalle, şehrin tepelerinden birine kurulmuş, iki ya da üç katlı eski ve yorgun apartmanların gelişigüzel oraya buraya dikildiği, çocukların çıplak ayak sokaklarında oynadıkları, kadınların kapı önlerinde halı yıkayıp çay içtikleri, işsiz ve kafası dumanlı tekinsiz gençlerin sokak başlarında bazen birbirlerini çoğunlukla da vakitlerini öldürdükleri, akşam saatlerinde hayat yükünün bellerini büktüğü kambur ve kara kuru adamların birer zombi gibi evlerine döndükleri, orada yaşamayanların, yani Kerem Bey gibilerin, işleri düşmese ömürleri boyunca gitmeyecekleri, ancak şehrin çevre yolundan arabayla geçerken ‘orada kimler yaşıyor acaba?’ diyerek bön bön baktıkları bir mahalleydi.
Avukat, mahallenin içlerine doğru ilerlerken arada arkasına dönüp jipine bakıyor, arabasının başına bir şey gelmesinden endişe ediyordu. Ayakkabısının ve pantolon paçalarının çamur olması canını sıkmıştı. Aksi gibi karnı da acıkmıştı. Henüz kahvaltı yapmamıştı ve buradaki işini bitirip bir an önce eşinin çantasına koyduğu soğuk sandviçi yemek istiyordu. Neden sonra durdu. Ceketinin iç cebinden bir zarf, zarfın içinden bir kağıt çıkardı. Kağıdı açtı, üzerinde yazılı apartman isimlerini ve kapı numaralarını okudu. Etrafına bakındı. Az ilerdeki tekelin önünde dikilen gözlüklü, bıyıkları sigaradan sararmış, beyaz saçlı adama doğru yöneldi. “Hayırlı işler beyefendi!” “Buyur yeğenim!” “Devrim Apartmanı no:35’i arıyorum. Nerede biliyor musunuz?” Adam avukatı baştan aşağıya bir süzdü. Sabahın köründe evrak çantası ve takım elbiseli böyle bir tipin burada ne aradığını düşündü. “Hayırdır? Ne yapacaksın sen Devrim Apartmanını?” diye sordu. “Avukatım ben. Bir emir kağıdı var. Onu ileteceğim.”

Avukat, tekelcinin tarifiyle kırmızı renge boyanmış üç katlı eski bir binanın önünde durdu. Devrim Apartmanı No:35. Bu binanın yanında duran, birbirinin aynısı iki binanın daha kapılarının üstlerinde yazan isimleri ve numaraları elindeki kağıtta yazanlarla karşılaştırdı. İşte yıkılacak binalar bunlardı. Önce bu üçü, sonra yine aynı mahalleden on iki apartman yıkılacaktı. Avukat zillerden birine bastı. Ses yoktu. Sonra başka bir zile bastı. Üçüncü katın penceresinden bir kafa uzandı. “Kimsin bu saatte?” “Merhaba hanımefendi. Ben Karaoğlu İnşaat’ın Avukatı Kerem Aksoy. Binanız kentsel dönüşüm çerçevesinde yıkılıp yeniden yapılacak. İhaleyi şirketimiz aldı. Kapıyı açarsanız size durumu anlatacağım.” Kadın tiz bir sesle “evlerimizi yıktırmayacağız!” diye bağırarak pencereyi kapattı. Avukat irkilmişti. Apartmanın birinci katından siyah sakalları yüzünü kaplamış, gözleri zor seçilen bir adam çıktı: “Ne istiyorsun lan sabah sabah? Çocuklarım uyuyor, ne bağırıyorsun?” “Beyefendi ben avukatım. Binanızın yıkım emrini getirdim.” Adam hırıltılı ve ürkütücü sesiyle adeta kükredi “al o emri götüne sok! siktir git buradan!” Avukat Kerem Bey giderek huzursuzlanıyordu. İşinin hiç kolay olmadığını anlamıştı. İçinden ‘keşke polisle gelseydim’ diye geçirdi. “Beyefendi bu devletin emri. Devlete karşı mı geliyorsunuz?” “Geliyorum amına koyayım! Devlet ben varsam var, ben yoksam yok! Git buradan, indirme beni aşağıya!”
Avukat, şansını bir de yandaki binada denemek istedi. Rastgele bir zile bastı. Bu sefer kapı açıldı. İçeri girince keskin bir rutubet kokusu genzini yaktı. Merdivenleri ağır adımlarla çıktı. İkinci katta onu kucağında bebeği bir kadın karşıladı. “Buyrun!” “Hanımefendi ben avukatım beş dakika girebilir miyim?” “Konu neydi?” Avukat, ‘yıkım’ kelimesini söylemeye çekindiği için “önemli bir konu vardı” diyebildi. Kadın kapının önünden çekilince hızlıca ayakkabısını çıkarıp içeri girdi. Salonda kasları tamamen erimiş, neredeyse bir iskelete dönmüş halde, ağzı açık son nefesinin çıkıp gitmesini bekleyen yaşlı bir adam yatıyordu. Avukatın acıyan gözlerle yaşlı adama baktığını gören kadın “babam” dedi “ciğerlerinden hasta.” “Kocanız yok mu?” diye sordu avukat, üstü ilaçlarla ve ekmek kırıntılarıyla dolu masanın yanındaki sandalyenin ucuna ilişirken. “İçerde uyuyor. İşten atıldı. Bir aydır işsiz. Geç vakte kadar içer, sabahları da geç kalkar.”
Kerem Bey elindeki kağıdı gösterip tam konuya gireceği sırada dışarıdan gelen sesleri duydu. Meraklandı. Kalktı pencerenin yanına gitti. O zaman aşağıda bir kalabalığın birikmeye başladığını gördü. Yutkundu. Terlemeye başladı. Binanın önünde toplaşan insanlar ıslık çalıyor, ‘şerefsiz avukat’, ‘çık dışarı’ ‘defol buradan’ diye bağırıyorlardı. Dan dan dan! Biri evin kapısına vuruyordu. Avukatın ayaklarının bağı çözüldü, kendini az önce kalktığı sandalyeye zor attı. Dan dan dan! Kadın, bebeğini süngerleri yer yer dışarı fırlamış kanepeye yatırdı; gitti kapıyı açtı.
Gelen mahallenin komünist gençlerinden DAVUT’du. Heybetli gövdesi sanki eve zar zor sığıyordu da biraz kafası önde duruyordu. “Avukat sen misin?” diye sordu sakince ama sesinden öfkesi hissediliyordu. Kerem Bey, istemsizce tekrar ayağa kalktı ve neredeyse duyulmayacak bir sesle ve ürkekçe “evet benim” dedi. DAVUT önce kadına sonra ölüm döşeğindeki yaşlı adama baktı. Avukata doğru bir iki adım daha attı. “Ben PARTİ’nin mahalle sorumlusuyum. Şimdi siz diyorsunuz ki burada yaşayan insanların evlerini yıkacağız. Para için yıllardır yaşadıkları bu mahalleden çıkaracağız öyle mi? Patronuna söyle biz buna müsaade etmeyeceğiz!” DAVUT konuştukça sanki odadaki hava ağırlaşmış avukatın omuzlarına çökmüştü. Dışarıdan yuhalama ve ıslık sesleri geliyordu.
Kerem Bey mesleği gereği ağzı iyi laf yapan, kazanacağı paraya bakan, ilkesiz ve pratik bir adamdı. Nezaketten kırılacak şekilde “Bana adınızı bahşeder misiniz?” diye sordu. Genç “benim adım DAVUT” diye cevapladı sertçe. Avukat takındığı o vıcık vıcık kibarlığı elden bırakmadan devam etti: “DAVUT Bey, belki sizinle bu meseleyi soğukkanlı bir şekilde konuşabiliriz. Sonuçta ben de bir emir kuluyum. Mahalleden zarar görmeden çıkmamı sağlarsanız ben sizin bu düşüncelerinizi elbette patronuma iletirim. Patronum işçi dostu, hayırsever, fakir fukara babası bir adamdır. İyi bir insandır, yoksullara yardım etmeyi hiç ihmal etmez. Ben bizzat kendim buna şahidim.” DAVUT “uzatma!” dedi ve avukata biraz daha yaklaştı. Sanki cüssesi giderek büyüyordu. Avukatın gözlerine yerleşen korkuyu görünce suratına hınzır bir gülümseme yerleştirdi: “Korkmana gerek yok, sana kimse zarar vermeyecek! Patronuna gelince, madem patronun iyi bir insan, o zaman onu dikeceğiz iyi bir duvarın önüne, iyi tüfeklerden çıkan, iyi kurşunlarla öldüreceğiz!”
Beti benzi atmış, eli ayağı titrer halde binadan çıktı avukat. Hemen arkasından DAVUT da göründü. Eliyle kalabalığa ‘bırakın geçsin’ anlamına gelecek bir hareket yaptı. Avukat, sırtında bir ürperti, insanların yüzlerine bakmadan, koşar adım mahallenin girişindeki jipine doğru yollandı. Kapısındaki boydan boya çiziği göremeyecek kadar telaşlı arabasına bindi. Mahalleyi şehrin merkezine bağlayan yolun üstünde gördüğü bir polis arabası onu biraz rahatlattı. İçinden ‘bu ülkede hukuk var, nizam var, eşkıyalığa pabuç bırakır mıyım ulan ben!’ diye söylendi. Karnının açlığı ve çantasındaki soğuk sandviç aklına geldi. Avukat Kerem Bey ilk kez o gün karısının ona özenle hazırladığı sandviçi yiyemedi.
-
Ayşegül Atılgan ✍ “Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar”


“Kırık dökük çocukluğumuza”
Polat Özlüoğlu’nun dördüncü hikâye kitabı Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar 2022 yılında İthaki Yayınları’ndan çıktı. Kitabın içerisinde on bir hikâye yer almaktadır.
Yazar öykülerinde genellikle baba-kız çatışmasına ağırlık vermiştir. Edebiyatımızda baba-oğul ilişkisinin yoğun işlendiği düşünülecek olursa bu kitap edebiyatımız için yeni bir soluktur. Yazar hikâyelerini kaleme alırken ben anlatıcı bakış açısını tercih etmiş, tercih sebebi okuru öykülerin içine çekip muhatap kılmaktır ki bunu başarmıştır. Hikâyeler bir izlek etrafında şekillenmiş gibi görünse de her biri kendi içinde özgündür. Yazarın, “Dulkuşu” hikâyesinde günümüzde sık kullanılmayan bazı kelimelerin sözlük anlamını dipnot şeklinde değil de parantez içinde vermesi hikâyenin olay akışını etkilememiştir. Bu da Özlüoğlu’nun hikâyeler için kurduğu dile hâkimiyetini gösterir. Ayrıca bazı hikâyelerin başlangıç kısmına bir şairden, yazardan hikâyenin konusuna uygun alıntılar düşürülmesi hikâyelere estetiklik katmıştır. Düşürülen şiirlerden biri: “Baba bana bağırma farkında değilsin / arkası ezilenlerin yaladığı bir posta puludur dünya” (Akgün Akova).
“Unutmanın Huzursuz Bahçesi” “Gardiyan” “Kılçık Babam” “Bir Düğüm İki İlmek” hikâyelerinde babanın çaresizliği anlatılırken diğer hikâyelerinde otoriter, ataerkil, bencil baba karakterleri anlatılmış; yazar, her hikâyesinde aile kutsaldır değer yargısını kırmayı başarmıştır.
“Artık her yerde sen varsın. Senin yüzüne benziyor herkesin yüzü. Yolda kimi görsem sana benzetiyorum. Senin adınla sesleniyorum herkese. Senin sesini duyuyorum yürürken yaprakların hışırtısı bile senin mırıltını andırıyor. Rüzgârın uğultusu senin ıslığına benziyor. Senin sigarandan yakıyorum bazen. Bir kadeh de senin için içiyorum. Sağlığına diyorum içimden. Her neredeysen iyi olmanı diliyorum.”
(s.100).“Unutmanın Huzursuz Bahçesi” “Gardiyan” “Bir Düğüm İki İlmek” hikâyelerinde bir babanın evladını yitirmesi ele alınırken “Kılçık Babam” hikâyesinde bir babanın yitirilmesi anlatılır.
“Evimizdeki Kız” “Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar” “İhtiyar Filler Gibi” “Yaz Kızım” “Kırıntı” “Huzursuz Topuk Tıkırtıları” “Dulkuşu” baba karakterleri yüzünden kırık dökük çocukluk yaşayanların hikâyeleridir. Annenin her şeye rağmen babadan vazgeçememe hali, çocukların babaya bakış açıları, travmaları, travmalarının hayatlarına yansıması genellikle çocukların gözünden anlatılmıştır. Bir çocuğun gözünden baba profili çizilmiştir ki hikâyeler daha sahici kılınmıştır. Yazarın gazeteci kimliği göz önünde tutulursa “çocuktan al haberi” bu hikâyeler için geçerlidir.
“Ömür dediğimiz ne garip şeymiş baba. Anıların şimdiyi emanet alıp yarını rehin vermesiymiş bilinmeyene .”
(s.79)Kol kırılır, yen içinde kalırmış; kalmasın diye yazılan bu hikâyeleri okuyunuz!
-
Sevda Karadağ Çırak✍ Kaplumbağalar Ölmesin – Erkan Karaaslan


Haziran 2022’de Edebiyat dünyasına “Kaplumbağalar Ölmesin” isimli öykü kitabıyla giriş yaptı Erkan Karaaslan. Toplamda 12 öyküden oluşan kitap, yeni bir toplumsal gerçekçi yazarın gelişini müjdeliyor okura.
Öykülerden kesitler kalıyor insanın aklında kitap bitip de aradan zaman geçse de. Bir poşet içindeki kömür parçaları derdiniz oluyor, dağ başında Koca Rinde’nin suskunluğuna ortak, kaplumbağalara destek, ihtiyar Vanko’ya yoldaş oluyorsunuz. “Kirpiye Duyulan Minnet” isimli öykü de “Görülmüştür”, “Bitmeyen Yaz” ve “Dağ Başı Suskunluğu” kadar çarpıcı bir öykü.
Öyküler, gözünüzü kapayıp kulağınızı tıkasanız ve hatta kafanızı aydınlık tarafa çevirseniz de karanlıkta kalanların gerçekliğini değiştiremezsiniz, diyor bize.
Erkan Karaaslan öykülerini tam da bu minvalde yazmış, toplumsal olayları gerçekçi bir gözle, yalın bir dille anlatmış, başka bir dünya mümkünse, okuyanı da özne olmaya çağırmış. Mülkiyet ilişkisinin açık ve can yakan örnekleridir bazı öyküler, bazıları ötekini, kadın meselesini, işçi sınıfını anlatır, bazıları içinizi yakar bir daha. İşsizlik, yoksulluk, bunlardan kaynaklanan yaşam zorlukları, karşılaşılan haksızlıklar, yabancılaşma, yalnızlık, yaşlılık, hastalık, adalet beklenen ve bir türlü gelmeyen politik olaylar… Bu konulara ne yabancıyız ne de bunlardan uzakta.
Çok sık birinci kişili anlatıcı arada da Tanrı anlatıcı kullanmış sevgili Erkan. Pirüpak bir dil ile yazılmış öyküleri zenginleştiren yerel deyişler çıkıyor ara ara karşımıza. Bazı karakterler bulundukları öykülere sığmayıp başka öykülere de taşabiliyor, bu durum dikkatli okurun gözünden kaçmayacaktır.
“Zaman yeniden bukalemunun ayağına dolanmıştı.”
Bitmeyen YazToplum hangi bunalımdaysa, neye direniyorsa, gerçekte neyden mutlu oluyorsa bu konuları olması gerektiği yerlerde, işçi sınıfının yaşadığı mahallelerde, hapishanelerde, ara sokaklarda anlatmış, toplumdan gerçekliği ayırmamış . Yazarımız, edebiyat yönelimini öykülerine tutarlı bir şekilde zerk etmiş anlayacağınız. Karl Marx’ın sözüyle de desteklemek isterim bunu: “İhtiyaçlarımızın ve zevklerimizin kaynağı toplumdur.”
M. Şolohov, Nöbet Ödülü konuşmasının bir yerinde Toplumcu gerçekçilik sanata ve yazına nasıl bir işlev yüklemektedir? sorusuna verdiği cevap Kaplumbağalar Ölmesin için de söylenebilir.
“Okuyucuya namuslu söz söylemek, halka doğruyu anlatmak, gerçeği anlatırken kimi zaman sert ama her zaman yürekli olmak, insanların yüreğine gelecek adına, kendi güçleri adına, geleceği biçimlendirmedeki yetenekleri adına güçlü inanç satmak. Bütün dünyada barış için mücadele etmek ve yazdıkları kanalıyla yazılarının ulaşabileceği her yerde barış savaşçıları yetiştirmek, insanları ilerlemek için duydukları soylu ve doğal isteklerinde birleştirmek. Sanat, insanların kafalarını ve yüreklerini etkileyecek büyük güce sahiptir. Bir insanın sanatçı tanımına hak kazanması için, bu gücü, insanların ruhunda güzeli yaratmaya yönelmesi, insanlığın iyiliğine yöneltmesi gerektiğine inanıyorum.”
Erkan Karaaslan Orhan Kemal’in, Fakir Baykurt’un yolunda emin adımlarla edebiyat dünyasına girdi. “Kaplumbağalar Ölmesin”i okuyanlar daha şimdiden sıradaki kitabı merakla beklemektedir.
Kitap için alıntım:
Toplumcu bir yazarım (… ) Bozuk düzenimizin nedenlerini insanlarımıza göstermek, onları uyarmak, gösterip uyarmakla da kalmayıp, bozuk düzeni düzeltmeye çaba göstermelerini, bu çabayı elbirliği ile göstermemiz gerekliliğini yanıtlarım.”
Orhan Kemal -
Çağdaşımız Burhan Sönmez


Burhan Sönmez 1965 yılında Ankara Haymana’da doğdu. İlk ve orta eğitimini Polatlı’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra bir süre avukatlık yaptı. Çeşitli gazete ve dergilerde kültür ve siyaset üzerine yazılar yazdı.
Toplumsal Araştırmalar, Kültür ve Sanat için Vakıf (TAKSAV)’ın kurucuları arasında yer aldı. 1996’da kurulan Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Genel Başkan Yardımcılığı’na seçildi.
1996 yılında Ankara’da uğradığı coplu polis saldırısı sonucunda beyin travması geçirdi. 1998 yılında Londra’da Medical Foundation İşkence Mağdurları Tedavi Merkezi’nde tedavi gördü. 1999 yılında Türkiye’ye döndü. 2000’de tekrar rahatsızlanınca Londra’ya geri döndü; gerek politik nedenlerle gerek sağlık sorunlarından dolayı 2010 yılına kadar yurt dışında kaldı. İngiltere’de yaşarken yeminli tercümanlık alanında eğitim gördü. Cambridge Üniversite’nde roman incelemeleri üzerine bir yıllık bir programa katıldı.
Eserleri 30 ülkede 42 dile çevrildi, ulusal ve uluslararası ödüllere değer görüldü. İlk romanı Kuzey 2009 yılında yayımlandı. “Masumlar” (2011), “İstanbul İstanbul” (2015), “Labirent” (2018) “Taş ve Gölge” (2021), adlı romanlarını yayımladı. Masumlar, 2011 Sedat SimaviEdebiyat Ödülü’ne ve İzmir St. Joseph Roman Ödülü’ne değer görüldü. İstanbul İstanbul romanı otuzdan fazla dile çevrildi ve bu romanla 2018 yılında Londra’da verilen EBRD Edebiyat Ödülü’ne ve 2017 yılında ABD’de bulunan Vaclav Havel Kütüphane Vakfı tarafından “içinde yaşadığı baskıcı rejime meydan okuma cesareti gösteren” yazarlara verdiği Vaclav Havel Ödülü’ne değer görüldü.
Öyküleri “Bir Dersim Hikâyesi” (2012), “Bana Adını Söyle” 2014) ve “Gezi” (Almanca, 2014) öykü derlemelerine yer aldı. Bursa Yazın ve Sanat Derneği tarafından verilen 2015 yılı Öykü Onur Ödülü’nün de sahibi oldu.
Şair William Blake’in “Cennet ile Cehennemin Evliliği” kitabını Türkçeye çevirdi (2016).
Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü 2014 yılı seçici kurulunda ve Cenevre Uluslararası Film Festivali 2020 yılı belgesel seçici kurulunda yer aldı. ODTÜ’de edebiyat ve roman üzerine dersler verdi. Ayrıntı Yayınları’nda editör olarak çalıştı. BirGün gazetesi ve Birikim dergisi gibi yayınlarda yazılar yazdı.
Türkiye PEN, Kürt PEN ve English PEN üyesidir. 2016 yılından itibaren uluslararası PEN yönetim kurulunda yer alan Sönmez, 2021 yılında PEN International‘ın başkanı oldu.
Halen İstanbul’da ve Cambridge’de yaşıyor.
Eserleri
Romanları
- Kuzey, 2009
- Masumlar, 2011
- İstanbul İstanbul, 2015
- Labirent, 2018
- Taş ve Gölge, 2021
Çevirileri
- William Blake, Cennet ile Cehennemin Evliliği, 2016
“Bilmek dünyanın kolay işi artık, çağımız o meseleyi bilim ve teknikle çözüyor, şimdi insanlar hissetmenin sırrına ermek ihtiyacında.”
Taş ve Gölge
Yokluğun bilincinden söz edemeyiz. Âşık, sevgiliyi tanımadan önce içinde bulunduğu yokluğun farkında değildir. Oradan çıkıp varlığa ermesi, kendini bilmesi ancak severek mümkün olur. Varoluşun başı döndürmesi bundandır, yıldızlı gökyüzü gibi, insanın aklını alır.
“Aşkı tattıktan sonra sevgilisini kaybeden âşığın içine düştüğü yalnızlık ise gerçek yalnızlıktır. Bu, Tanrı’nın evreni yaratmasından önceki yalnızlığı gibi yokluktan değil, varlıktan doğar. Önce varlığa ermiş, sonra yitirmiştir. Nasıl ki Tanrı evreni yok edip artık yalnızlığa geri dönemezse, âşık da geri dönülmez bir yerdedir. Aşk sayesinde kendini var etmiştir, ama kendi varlığının Tanrısı değildir, çaresizliği, acıları buradan gelir.”

“Sır kitabı” taşıyan bir kadın, masum şiirlere inanır.
Uykusuz bir adam, mezarlıklardan ve ölümün kıyısından geçerek hayata tutunmaya çalışır.
Herkesin bir sırrı ve bir günahı vardır.
Adamla kadın, bir gün kaderin kırık köprüsünde karşılaşırlar.
Kadın “kitap falı” bakar, adam kendi kendine bozkır türküleri mırıldanır.
Haymana Ovası’nda, Tahran’da ve Cambridge’te geçen hayatlar…
Eski zamanların umudunu taşıyan bu romanda Burhan Sönmez, farklı rüzgârların savurduğu çok sayıda kahramanı usta bir incelikle bir araya getiriyor.

“Bir çocuk karanlığa kalmış ve dar sokaklarda yönünü şaşırmışsa orası İstanbul’dur. Eski sevgilisini bulmak için maceraya atılan gencin, siyah tilki kürkünün peşine düşen avcının, fırtınada sürüklenen geminin, dünyayı bir elmas gibi avucuna almak isteyen prensin, boyun eğmemeye yeminli son isyancının, şarkıcılık hayaliyle evden kaçan kızın, para babalarının, hırsızların ve şairlerin vardığı kent İstanbul’dur. Her hikâye burayı anlatır.”
Pus dağıldıkça çoğalan renkleriyle, surları, kuleleri, kubbeleriyle İstanbul… Kırmızı bir şal, siyah bir hırka, Berber Kamo’nun dükkânı, Şerafet Bey’in saati, Küheylan Dayı’nın tabancası… Yerin üç kat altında, küçücük bir hücrede dört adam, titreyip kıvranarak hikâyeler anlatıyorlar birbirlerine. Kaygıyla ve kahkahayla… İstanbul’daki zamanı, geçmiş ve bugün diye ayırmak yerine, yeraltındaki ve yer üstündeki zaman diye ayırarak, anlatıyorlar. Burhan Sönmez, acının ve her şeye rağmen umudun yörüngesinde dönen bir kenti, büyük bir romanla yeniden yaratıyor.
İstanbul İstanbul… demir kapının paslı sesi… “acıda herkes yalnızdır, sen de çözüleceksin…”

“Evet. Genç bir adam ormanda kaybolmuş. Günler sonra yaşlı birine rastlamış. Yaşlı adam da uzun zamandır ormanda kayıpmış ve genç adama çıkış yolunu birlikte aramayı önermiş. Olmaz, demiş genç adam, seninle zaman yitiremem, çıkış yolunu bilseydin şimdiye kadar bulurdun. Ama, demiş yaşlı adam, ben çıkmayan yolları öğrendim. Hikâye böyleydi, değil mi?”
İntihar etmek isteyen genç bir müzisyen, gözünü hastanede açar. Hiçbir şey anımsamaz, şarkılarını bile. Toplumsal bellek ile kişisel belleğin birbirine karıştığı, her şeyin ölü bir tarihin parçası haline geldiği yerde, kuşku duymadığı tek gerçek vardır: Kaburgası kırık bedeni. Kendisine benzeyen bir kentte, unutmanın lanet mi yoksa lütuf mu olduğunu bilmeden, çıkış arar.Saatler, aynalar, deniz fenerleri. Labirent, yüzeyde hüzünle akan, derinde keskin akıntılara kapılan bir yeni çağ romanı.

“Gece, sessizlik değil damıtılmış ses demekti. Gündüz bütün sesler birbirine karışıp gürültüye dönerken, gece her ses kendi sadeliğiyle belirirdi. Çocukluğun şarkıları, ruhların iniltileri, baykuşun ötüşü. Gündüzün karmaşasında bunlar anlaşılmazdı. Acılar, özlemler de öyle. İnsan geceleyin kendisiyle yalnız kaldığında hissederdi saf sızıyı… Gündüz o yükleri taşımak kolay, insan gerçekten yalnız olduğuna geceleri inanabilirdi.” Avdo, hünerli bir mezar taşı ustası. Çocukluğu mu onun, yoksa o mu çocukluğunun peşinden bir ömürdür gidiyor? Bilmiyor… Belki de ölümden daha büyük bir hakikat olmadığı düşüncesiyle, ölümün bağrında konaklıyor. Günü geldiğinde, en uzun ve karanlık gecede, erguvan ağacının altındaki mezarda onu bekleyen kadının, Elif’inin yanına uzanacak… Burhan Sönmez, varoluşa ve hakikate dair bilinmezlere, asırlardır yanıt aranan sorulara, atmosferiyle büyüleyen, kurgusuyla merak uyandıran güçlü bir anlatıyla ev sahipliği yapıyor. Taş ve Gölge, evren ve insana, yaşam ve ölüme farklı bir gözle baktıran derin bir roman.
-
Pansiyon Huzur – İrfan Yalçın


“İçimden “N’olmuş bu gözlerine senin?” demek geliyordu. Tuhaf bir duyguya kapılmıştım.
Sanki kalabalık bir yerde gözlerini düşürmüştü de, binlerce insan basa basa onların üstünden geçmişti. Sonra da o, bu ezilmiş, parçalanmış, pörsümüş iki gözü yerden alıp göz çukurlarına doldurmuştu bastıra bastıra. Belki de bin yıl, on bin yıl yaşamış bir insanın gözleri olabilirdi böyle.”
Beyoğlu’nda kitapçı dükkanı olan bir adam, aynı semtin arka sokaklarında bulunan Pansiyon Huzur’a taşınır. Sahibesi İnci, kiraladığı apartman dairesini geçimlik pansiyona çevirmiştir.
Açtır İnci ama aynı zamanda açgözlüdür. Son derece huysuzdur ama kolaylıkla yola gelir. Acımasızdır ama kuru ekmeğini bölüşecek kadar yufka yüreklidir. Ağzı bozuktur ama Fransızca döktürür. Kibardır ama asaleti omuzlarından bir şal gibi fırlatıverir. Nasılsa öyle bir kadındır, yapmacıksız ama “Beyoğlu sinemalarında oynayanlardan daha ‘film’ bir kadındır.”
Pansiyon Huzur müşterileri, komşuları, sokağından geçenleri ve hayranlarıyla dolu; merkezinde İnci’nin bulunduğu küçücük bir evrendir içinde bulunduğu toplumun biçimlendirdiği ve o toplumu yansıtan…
Pansiyonda her zaman bilindik yeni bir şeyler olur, aynı olaylar sürekli gelişir; sıradan insanlar sıra dışı karakterlere dönüşür, bilinenler sırlara, taş duvarlı yapı sırça bir saraya. Artık sokakta durup seyreylediğimiz bir vitrindir Pansiyon Huzur, İrfan Yalçın’ın kaleminden bir mucize…
İrfan Yalçın ilk kitabı Pansiyon Huzur ile 1974 yılında Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nda, 312 değişik konulu yapıt arasından, ikincilik ödülünü kazanmıştır.
-
Mrs. Dalloway – Virginia Woolf


“Yaşamı ve ölümü vermek istiyorum, sağlığı ve çılgınlığı; toplum düzenini eleştirmek istiyorum, işler halinde, en yoğun biçiminde.”
Virginia Woolf belki de en tanınmış romanı olan Mrs. Dalloway için bir yazısında bunları söylüyor. Dediklerini yapıyor da; her şeyden önce tek bir günün yoğun örgüsü içinde hem akreple yelkovanın peşinde koşan hem de o günün saatleri içinde kahramanlarının zihninde uzayıp giden iç zamanlar bulan bir roman bu. Mrs. Dalloway, edebiyat tarihinde daha sonraları “bilinç akışı” adıyla anılacak bir tekniğin en başarılı örneğidir. Kitaba adını veren Clarissa Dalloway, akşam vereceği davetin hazırlıkları peşinde Londra sokaklarında dolaşırken, kitabın öteki, “gizli” kahramanı Septimus Warren Smith aynı sokaklarda başka, daha karanlık bir hedefe doğru yol alır. Kitabın birbiriyle hiç yüzyüze gelmeyen bu iki kahramanı delilikle sığlık, sığlıkla derinlik, yaşamla ölüm kadar temel karşıtlıklar içinde “günden geceye” yolculuklarını tamamlar ve Virginia Woolf’da birleşirler. Mrs. Dalloway’i, Tomris Uyar’ın klasik niteliğindeki çevirisinden sunuyoruz. -
Kıyamet Ha Kıyamet – Hakan Sipahioğlu


İnsanlık belki de nefes aldığı her günü anlamlı kılmak için, adına kıyamet dediği tek bir gün yarattı. Her şey o günü ötelemek ya da o günü aşmak içindi. Tekinsiz bir gündü kıyamet. Ne zaman geleceğini, gelince ne olacağını bilmediğimiz… Kutsala yazdı insanlık. Eşitlik ondan sonra başlayacaktı, günah sevap tartılacaktı, Sırat Köprüsü’nden geçilecekti. Ya cennet ya cehennem, başka yer yoktu. Belki bir süre Araf’ta bekleyecekti o kadar. Peki, ya kıyamet her günse. Kıymet bugünse. Kıyamet ha kıyametse yaşadığımız. Cehennem de cennet de bizsek… O zaman ezberi bozulacaktı insanlığın. Ki ezber bozuldu.
Kıyamet, geçmişle bugünün, değişimle durağanlığın, gelenekle modernin, küreselle yerelin kol kola olmasındaydı. Kıyamet, modern öznenin parçalanışında, sonra da bütünüyle kendini kaybedişinde, yok oluşundaydı. Kıyamet, anlamın doğmayışında, değerlerin gün be gün batışındaydı.
Hakan Sipahioğlu Kıyamet Ha Kıyamet’te bir ayağı küresel ağlarda, bir ayağı yaylalarda, İngilizceyi de memleketinin ağır şivesini de hemen hemen aynı yetkinlikle konuşan, tuhaflık derecesinde özgün bir kuşak üzerinden insanlık dramını anlatıyor. Yalnızca mekânsal değil, zamansal, kültürel ve ahlaki alanlarda da sınır geçişleri yaşayan, daima gezinti halinde olanların öykülerini. Modern ile geleneksel arasındaki sınırı insanla siliyor.
Hakan Sipahioğlu, dil yardımıyla bir yarık açıyor. Bize günümüz yaşamını eskimiş bir dille aktararak, dünle bugünü buluşturuyor. Adam Smith Müslüman oluyor, Muhittin bey kızı için kuş azat ediyor, oğul mirası değil miras oğlu devralıyor, doğunun Paris’i Paris’e kavuşuyor, kuramı olan züğürdün çenesi düşüyor, uyuyanlar gökdelenkondulara taşınıyor, denizden balık değil töre çıkıyor…
Çünkü sentez çelişkinin günahı, ayıbı… Çünkü yanlış yaşam doğru yaşanmıyor. Çünkü Negatif Diyalektik sahteyle barışmayı veya sahteye kanmayı değil, sahteyi açığa çıkarmayı bekliyor…(Tanıtım Bülteninden)
-
Altı Üstü İstanbul, Ercan Y Yılmaz



Sevgili Ercan Y Yılmaz ile 19 Haziran’da gerçekleştirdiğimiz söyleşi için kendisine çok teşekkür ederiz. Tanıyabileceğiniz en çalışkan ve üretken yazarlardan Ercan✌ Son kitabı “Altı Üstü İstanbul” un yolu açık okuru bol olsun. En kısa zamanda yine bekleriz.




-
Çağdaşımız Banu Özyürek


Banu Özyürek 1979 İstanbul doğumlu. Kabataş Erkek Lisesi’ni ve Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo – Televizyon ve Sinema Bölümünü bitirdi. Öyküleri; Sözcükler, Özgür Edebiyat, Kültür Mafyası, Öykülem, Edebiyatist ve kitap-lık dergilerinde yer aldı. Bir Günü Bitirme Sanatı isimli ilk öykü kitabı 2015’te yayınlandı. 2019’da yayınlanan ikinci öykü kitabı Poz ile Cumhuriyet gazetesince verilen Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü kazandı. 2021 yılının Nisan ayında raflarda yerini alan, geliri Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’na bağışlanacak olan Kirpiğin Düşmesin Yere isimli derleme kitapta Plajda Genç Kızlar öyküsüyle yer aldı.
ESERLERİ:

Yayın Tarihi: 2015 
Yayın Tarihi: 2020 Bir Günü Bitirme Sanatı’nda dünyayla arasında kurduğu köprüleri her defasında kendi yıkan kadınlar var. Özyürek günlük hayatın sıradan olayları üzerine öyle bir mercek tutuyor ki küçük bir izin, anlamın karnında derin bir yarık olduğu anlaşılıyor; insan hayattaki güvenli yerini kaybediyor. Bir şüphe beraberinde başka şüpheleri getirirken hiçbir nesnenin, duygunun, düşüncenin eski halini korumadığı, yeniden başlamanın mümkün olmadığı bu öykü dünyasında en iyi şey bir günü bitirmek. Ama günler günleri kovalıyor ve yeniden kuruluyor köprüler. Yeniden yıkılmak üzere elbette.
Semra’yla buluşmamız benim için çok büyük bir anlam taşıyordu (anlamı kendisini aşan tüm şeyler gibi ayağıma dolanacağını seziyor ve göbeğimi daha çok içime çekiyordum). Bir çeşit yeterlilik sınavıydı bu iş artık (ne kadar insansınız?). Gurur meselesiydi (korkarım sizi kabul edemeyeceğiz). Randevu noktamıza yaklaştıkça mide bulantımı, hatta her şeyiyle midemi daha çok hisseder olmuştum. Gözümle hızla taradım alanı; bir hayal kırıklığı ama ne yalan söylemeli, aynı zamanda bir rahatlama… Gelmemişti.Bir gün her şeyin değişeceği umuduyla ve hiçbir şeyin değişmemesinin huzuruyla yaşıyoruz.
BİR GÜNÜ BİTİRME SANATI
Yayın Tarihi: NİSAN 2019

Banu Özyürek, çok ilgi çeken ilk kitabı Bir Günü Bitirme Sanatı ile kuşağının güçlü temsilcilerinden, gür seslerinden biri oldu. İkinci kitabı Poz, etki alanını genişletiyor.
Daha gözü pek, daha müdanasız, daha sert metinler.
Bir yandan mırıl mırıl konuştuğunu sandığımız karakterler, öte yandan bize karanlık taraflarımızı gösteren, hatırlatan kahramanlar. İlk kitabından aşina olduğumuz karşıtlıklarla beraber:
Safdil bir hüzün, neşeli alınganlık…
“Kalk. Ayağa kalk. Kendime böyle emir veriyorum. Yürü. İleri yürü. Çök. Kalk. Çök sırtını dik tutarak, kalk. Unutmak için sürekli bunları yap. Ya da benzerlerini yap. Yemek ye şimdi, diyorum. İçini doldur. Midenden göğsüne, hani o boşluğu hissettiğin yere bir kanal vardır da yediklerinden vitaminler, iyilikler, güçler kuvvetler, tahayyüller ve teselliler, orayı doldurabilecek herhangi bir şeyler, umutlar ve proteinler, toz olur uçuşur boşluğuna doluşur, bir de bakmışsın sofradan kalkarken artık, o var. Var olmasa bile yokluğu yok en azından.”
Kentlilerin de hakiki dertleri, tasaları, neşeleri, acıları vardır. Özyürek, işte buradan konuşuyor.
Poz, edebiyatımızın taptaze özgün seslerinden birinden, müthiş bir jest!Anlatamıyorum kimseye çünkü bir kere anlatmayı denersem ve anlamazlarsa o zaman çok yıkılmak gerekebilir.
POZ
