ZORBA KÜLTÜR

"Hiçbir şey ummuyorum. Hiçbir şeyden korkmuyorum. Özgürüm!" Nikos Kazancakis

Ana Sayfa

  • Çağdaşımız Murat Özyaşar

    Çağdaşımız Murat Özyaşar

    1979 yılında Diyarbakır’da dünyaya geldi. Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Halen öğretmen olarak görev yapmaktadır.  

    Öyküleri Varlık, Kitap-lık, Adam Öykü, Notos Öykü ve İmge Öyküler dergilerinde, çevrilmiş öyküleri ise Transcript Review, Words Without Borders, Kovara W ve Tîroj dergilerinde yayımlandı.

    İlk kitabı Ayna Çarpması 2008 yılında yayımlandı. Bu kitap, 2009 Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne ve 2008 Haldun Taner Öykü Ödülü’ne değer görüldü.

    İkinci öykü kitabı Sarı Kahkaha’yı 2015 yılında yayımladı. Sarı Kahkaha, 2016 Balkanika Uluslararası Edebiyat Ödülü‘ne değer görüldü ve Fransızca Rire Noir (Kontr Editions), Farsça Kahkahayı Zerd (Anima Pub) isimleriyle yayımlandı.

    Kitapları Fransızca, Kürtçe ve Farsçaya çevrildi.

    Aslı Gibidir: Diyarbakır Hikâyeleri’nde yer alan yazıların bir kısmı İstanbul Art News, Yokuş Yol’a, K24 dergilerinde ve Evrensel, Cumhuriyet, Le Monde gazetelerinde yayımlandı.

    ESERLERİ:

    Yayın Tarihi: Kasım 2008

    Haldun Taner Öykü Ödülü ve Yunus Nadi Öykü Ödülü

    Pavese’den bir cümleyle başlıyor Ayna Çarpması; “Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.” Ve Beatles’tan bir dizeyle kapanıyor: “Bu sabah aynaya baktım kimseyi göremedim.”
    Her şey bu iki cümle arasında olup bitiyor; çarpışmalar, bölünmeler, kırılmalar ve dağılmalar… Yani bir hayatla hesaplaşmanın tüm sancıları.
    Büyük ve tek bir hesabı, “insan olmaya mahkûmiyeti” paylaştığımıza göre, herkesin payına bir şey düşüyor bu öykülerden.
    Murat Özyaşar’dan şaşırtıcı ve yetkin bir ilk kitap…
    ‘‘Murat Özyaşar’ın, kendi kuşağının öykücüleri arasında çok geçmeden ayırt edileceğini öykülerini ilk okuduğumda da düşünmüştüm. Doğu’nun içinden çıkıp edebiyatın kılcaldamarlarına yürüme cesareti vardı onda. İçinden çıktığı kültürün kendini kısıtlayabilecek bütün yaşamsal sıkıntılarından yazınsal yazının derinliğine dalarak kurtulabileceğini çok erken görmüştü.’’
    Semih Gümüş


    Yayın Tarihi: Nisan 2011

    Murat Özyaşar’ın 2008 Haldun Taner Öykü Ödülü ve 2009 Yunus Nadi Öykü Ödülü sahibi ilk kitabı Ayna Çarpması, şimdi Kürtçe… Pavese’den bir cümleyle başlıyor Ayna Çarpması; “Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.” Ve Beatles’tan bir dizeyle kapanıyor: “Bu sabah aynaya baktım kimseyi göremedim.” Her şey bu iki cümle arasında olup bitiyor; çarpışmalar, bölünmeler, kırılmalar ve dağılmalar… Yani bir hayatla hesaplaşmanın tüm sancıları. Büyük ve tek bir hesabı, “insan olmaya mahkûmiyeti” paylaştığımıza göre, herkesin payına bir şey düşüyor bu öykülerden. Murat Özyaşar’dan şaşırtıcı ve yetkin bir ilk kitap… ‘‘Murat Özyaşar’ın, kendi kuşağının öykücüleri arasında çok geçmeden ayırt edileceğini öykülerini ilk okuduğumda da düşünmüştüm. Doğu’nun içinden çıkıp edebiyatın kılcaldamarlarına yürüme cesareti vardı onda. İçinden çıktığı kültürün kendini kısıtlayabilecek bütün yaşamsal sıkıntılarından yazınsal yazının derinliğine dalarak kurtulabileceğini çok erken görmüştü.’’ Semih Gümüş

                                    ****************

    Bi hevokek ji Pavese dest pê dike “Bîr”; “Ji bo ku ez xwe tenê nehêlim, heta sibehê ez li hemberî neynikê rudiniştim.” Û bi rêzek ji stranek Beatles bi dawî dibe: ‘‘Heta sibehê min li neynikê niherî , qet min kesî nedît.’’ Her tişt di nav van her du hevakan de diqewime; teqînîn, veqetandin, şikenandin û ji hev belavbûn… Ango hemû êşên ku hesabê xwe bi jiyînê re dibine. Hew bi hêzek mezin, ji ber ku em hemû “ mehkûmên însanbûna xwe ne”, ji van çîrokan bêguman tiştin para her kesî dikevin. Ji Murat Özyaşar, pirtukek ewilî û biserketî… “Wexta ku min cara ewilî çîrokên Murat Özyaşar xwend di wê kêliyê de min fahm kiribû ku ew ê di nav çîrokvanên di çaxa xwe de, teqez wê bê hilbijartin. Ew ji navenda rojhilatê derketibû û werekbûnek li ser wî hebû ku dikare xwe berra nav mû-damarên wêjeyê bide. Wî pirr zû bi her du çavên xwe dîtibû ku encax bi xwe berra nav kurbûna nivîs û wejeyê de mirov dikare ji hemû aciziya jiyîna, ku timî astenga li ber çanda ku ew jê hatiye afirandin derdixe, xwe xelas bike.” Semih Gümüş


    Yayın Tarihi: Şubat 2015

    Ayna Çarpması adlı ilk kitabıyla Haldun Taner Öykü Ödülü’nü ve Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü alan Murat Özyaşar’dan ikinci yeni bir kitap: Sarı Kahkaha. “Cümlelerin anlamları yoktur, anlamların cümleleri var. Her anlamın bir cümlesi olmadığı için de hikâyeler var…” Ayna Çarpması adlı ilk kitabıyla Haldun Taner Öykü Ödülü’nü ve  Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü alan Murat Özyaşar’dan ikinci yeni bir kitap: Sarı Kahkaha. Ayna Çarpması’nda “Henüz söz vardı, hepsi bir imaydı” diyen Özyaşar, Sarı Kahkaha’da, sözdeki imayı kaldırıp sözün içindeki hikâyeyi anlama sürüklüyor. Anlatılamayan, ancak yazılabilen bu hikâyeler, okurdan anlamak için yoğun bir çaba değil, hissiyat bekliyor… Sarı Kahkaha, beklemeyi bilmiş öykülerle okuruyla buluşmayı, okuruna bulaşmayı arzuluyor. “Herkes ölüsünün ardından kahkaha atar, işte bu krizin, işte bu kahkahanın adıymış sarı kahkaha.”


    Yayın Tarihi: Mart 2019

    “Hevokan wateyên xwe nînin, wateyan hevokên xwe hene.  Ji ber ku her wateyekê hevokeke xwe nîne jî, çîrok hene…”

    Pirtûkeke nû û duyem ji Murat Özyaşarê ku bi pirtûka xwe ya bi navê Bîr Xelata Çîrokan a Haldun Taner û Xelata Çîrokan a Yunus Nadi wergirtibû: Kelogirî.

    Özyaşarê ku di Bîrê de dibêje “Hêşta gotin hebû, têk de vegêrrana neyekser bû”, di Kelogirîyê de, vegêrrana neyekser a di gotinê de radike û çîroka di nava gotinê de kaşî berev wateyê dike. Ev çîrokên ku ne pêkan e bêne vegêrran, bes pêkan e bêne nivîsîn, ji bo famkirinê ji xwîneran hêvîya hisîyatê dikin, ne ku kêferateke giran…

    Kelogirî bi çîrokên bendewarî nas kirî ve awatê dike ku bigihîje xwînerên xwe û di xwînerên xwe bigere.

    “Her kes li dû mirîyê xwe dike tîqetîq; ev e, tu nebê navê vê krîzê, navê vê tîqetîqê ye kenê bêxwê.”


    Yayın Tarihi: Haziran 2019

    Murat Özyaşar’ın metinleri ile Selçuk Demirel’in desenleri Aslı Gibidir: Diyarbakır Hikâyeleri’nde buluştu. 

    Yazarlar ve kentler… Italo Calvino’nun Görünmez Kentler’i, Orhan Pamuk’un İstanbul’u, Tanpınar’ın Beş Şehir’inin yanında, şimdi Murat Özyaşar’ın Aslı Gibidir: Diyarbakır Hikâyeleri. Taşıdığı kültürel, siyasi ve kişisel tüm anlamlar ve çağrışımlarıyla yazarı büyüten şehir, Diyarbakır… Murat Özyaşar, gidip geldiği iki dil arasında, yazıyla ve şehirle kurduğu özel ilişkiyi dile getiriyor edebi metinlerinde. Parçalar birleştiğinde, bir edebiyatçının yazarlık serüvenini, imge dünyasını, duruşunu onun penceresinden seyre dalıyoruz. 

    “Bazı sözcükleri öğrenmenin yaşı vardır. Amma velakin kimi yerlerde öğrenmenin yaşı daha erkene alınmıştır. Diyarbakır’da doğmuşsanız şayet, diğer yerlerdeki yaşıtlarınıza nazaran bazı sözcüklere erken kayıt yapmak, kimi sözcükleri erken sökmek ve bu sözcüklerle vaktinden evvel tanışmak zorundasınızdır.”

  • Filiz Özyurt ✍ Tatil Başlasın Gökçe

    Filiz Özyurt ✍ Tatil Başlasın Gökçe

    “Gökçe’nin Yolu” Ahmet Büke

    Tatil başlasın!

    “Dünyaya gelen herkesin bir yolu olur. Kimi korkar çıkmaya, kimi kaybolur, kimi düşse de kalkar, devam eder. Bu karar senin. Eğer ben varım dersen, zor zamanlarında elini kalbine bastır. Orada sana yol gösteren bir ceylan yavrusuyla, ehlileşmez bir kurt var.”



    Gökçe ile birlikte çocukluğuma köyüme gittim, coştum, güldüm, oynadım. Doğada olmak yeniler, geliştirir.

    “Orada bir köy var uzakta gitmesek de gelmesek de o köy bizim köyümüzdür” bu şarkıyı söyleyip hasretle mutsuzlukla uzaktan dağları izlemek yerine “hadi gelin köyümüze geri dönelim, dağlarında özgürce koşalım” türküsünü yaşayalım çocuklarımıza da yaşatma vakti geldi de geçiyor bile.


    Gece gündüz döngüsünde doğa her yeni gün yenilenir hiçbir şey bir gün önceki gibi değildir.


    Çocuk öyküsü olan “Gökçe’nin Yolu”nu öncelikle büyüklerin okumasını, okuyup bu büyük hallerimizin o küçük çaresiz dünyalarında tek başına kalınca çocuklarımızın nasıl mutsuz olduklarını fark etmesini isterim. Fark edebilelim ki korkunç internet tuzaklarından onları koruyabilelim.


    Tatil geliyor diye sevinip türlü planlar hayaller kurulur ve bu planlar çoğunlukla konforlu olarak tasarlanır. Oysa en öğretici ve yenileyici tatil doğa ile başbaşa geçirilen zamanlardır. “Gökçe’nin Yolu” ile teknoloji konfor alanından uzak, çok eğlenceli vakit geçirilebilir olduğunu fark ederek bir an önce valizi toplayıp en yakın köye gidesim gelmedi değil. Birlik beraberlik, işe yarar olma, çözüm üretebilme, farklı bakış açısı geliştirme istenildiğinde doğadan her türlü şifa elde edilebilir. Bunu fark etmek mucize.


    “Galiba bir başkasının acısını alınca, insanın kendi ağrısı da geçiyordu.”


    Ormanın koynunda barındırdığı o savunmasız canların tıpkı kendi gibi çaresiz olduğunu fark edince çocuk yüreği nasıl da büyüdü. Soğuk ekran karşısında dijital dünyada küfleniyor olduğunu fark etti Gökçe, tüm çocuklarımızın fark edebilmesi dileğiyle.


    “Sessizlik dinlenir mi?

    Onu da ormanda öğrenmiştim.

    Sessizlik uyuyan, sıcak bir annenin atan kalbi gibiydi. Derinin altında derinde göğüskafesinin arasına saklanmış, durmadan kımıldayan ama yalnızca kulağını dayadığında hissedeceğin bir ritimdi.

    Taşa, ağaca, çiçeğe, hatta düşmüş tüyleri karmakarışık ölü bir kuşa dokununca bile, yani yaşamda da, ölümde de o atış vardı. Ona karışanın, ona katılanın, ona dönüşenin, ormanın donuna girenin duyacağı, bileceği sessizlik işte buydu.”


    Büyük bir çoğumuz seviyordur sanırım, tatmamış olan varsa acele etmeli sessizliği dinlemek için.


    Ben çok severim ormanda ağaçların gölgesinde, ağaç gövdesine sırtımı dayayıp sessizliği dinlemeyi bir de orman meyvelerini. Kür üzümü için ekim ayını beklemeliyiz. Ormanlar bizim vatanımız değerli hazinemiz, içinde bulunan tüm canlar ile koruyup kollamamız gerektiğini bilmeliyiz ve ormanlara Maya hala için Aldız Kadın için sahip çıkmalıyız.


    Filiz Özyurt

  • Sevda Karadağ Çırak ✍ Belki de Gerçekten Mümkündür Dönmek – Mustafa Okumuş

    Sevda Karadağ Çırak ✍      Belki de Gerçekten Mümkündür Dönmek – Mustafa Okumuş

    2021 yılının Eylül ayında Vacilando etiketiyle raflarda yerini aldı “Belki de Gerçekten Mümkündür Dönmek”.

    Dikkat çekici lirik bir başlık, başarılı bir kapak ile başlıyoruz. Elinde valizi olan bir adam, gidiyor mu dönmüş mü bilinmez ama tam da kitabın içeriğine uygun olmuş. Kapak tasarımı Umut Durmuşoğlu’na ait.

    Vacilando Kitap’tan çıkan bütün kitaplar Vacilando’nun adıyla müsemma “Yolculuğa hazır mısınız?” diye başlıyor. Özellikle Mustafa’nın bu kitabı adıyla kapağıyla içeriğiyle yayınevine simge niteliğinde olmuş.

    Kitap Gülten Akın alıntısı ile başlayıp Yusuf Atılgan alıntısı ile sona eriyor.

    11 öyküden oluşuyor “Belki de Gerçekten Mümkündür Dönmek”. Pek yaygın olmayan “sen anlatıcı” ile başlaması benim gibi bu anlatıma pek yakın olmayanlar için biraz afallatıcı bir durum olabilir. Lakin okudukça öykülerdeki dilin sadelikle akıp gitmesi, sizi gitmek istediğiniz yere götürüyor ve soruyor dönmek mümkün müdür?

    Sen Ben ve Tanrı anlatıcı tüm kitaba yayılmış durumda. Anlatıcı zenginliği göz kamaştırıyor.

    Konular gitmek, dönmek, çocukluk, olgunluk, yalnızlık, geçmiş ve gelecek ekseninde ilerken günümüz toplumsal konuları da yerini alıyor satır aralarında.

    Bazen ne gidebiliyor insan ne kalabiliyor olduğu yerde, hiçbir şeyin kendiliğinden olacağı yoktur adım atmadıkça, öylece boşluğa gözü dalar insanın ama o misafir de hiç gelmez olur. Geçmişin hüznünden kaçmak için çocukluğunun sokaklarına giden karakterler, eskiye yeni kendilerini götürdüğü için yabancılıkla bocalarlar tanıdık yerlerde. Size de olmaz mı çocukluğumuzda devasa gelen yapıların küçüklüğü ya da normalliği karşısında şaşırır heyecanlanır mutlu oluruz. İşte o sokaklara davet ediyor yazar okuyucuyu.

    Mustafa’nın bazı öyküleri var ki gözpınarında düşmeyi bekleyen gözyaşı gibi. Yazar yazıp rahatlamış elemini kederini bize bırakmış, ne ala. İroni de yok değil öykülerde. Arayıp bulmak da size kalsın.

    Peki sizce dönmek mümkün müdür? Ya da gitmek mi zordur kalmak mı?

    İnsan kendinden ne kadar uzağa gidebilir ya da eski kendine ne kadar yaklaşabilir?

    Okudukça bu sorular çoğalıp gidiyor. Cevapsız sorulara soru kattığımız bir gün daha.

    Bütün öykülere değinmektense birkaçı için not bırakacağım.

    Belediye Otobüsü’nü okurken tavsiyem Bülent Ortaçgil’den “Olamaz mı Olabilir?”. Belki karakterler de bunu dinlemiştir, ne malum 😊

    Ölenle Ölünmüyor öyküsü kurgusu, konusu ve anlatımı bakımından akıcı ve merak uyandırıcı. Sahi yaşlanınca nasıl olacak bu işler ? demeden edemiyor insan.

    “Aslında hepsinin hüznü kendi sonuna.”

    Deli Kadir açık ara en sevdiğim öykü oldu.

    “Ayan görünendir yavrum. … Ama hakikat her daim ayan değildir. Demem o ki her gördüğün, göründüğü gibi değildir.”

    Öykü size ayan olmuş olabilir, hakikat için okumanızı öneririm.

    “Bir de pinhan vardır. Görünenin altında olan, yalnızca görmek isteyenin gördüğü.”

    Bazı öyküler şiir tadında bazısı ağıt.

    Gezi Parkı’na selam var bir öyküde.

    “Güzel bir masalın içinde tedirgin edici kötü karakterler gibiydik, her köşe başında.”


    Kitap için alıntım:

    Yaşarken başımızdan hiçbir şey geçmez. Dekorlar değişir, kişiler girer çıkar yalnız. Başlangıçlar da yoktur; günler anlamsız bir biçimde birbirine eklenir durur; sonu gelmez, tekdüze bir ekleniştir bu. Başlangıç olmadığı gibi, son da yoktur. Bir kadın, bir dost, bir kent, bir kerede terk edilemez. Hepsi birbirine benzer zaten.

    Jean Paul Sartre

    Mustafa Okumuş’un ilk kitabı değil bu. Gelin biraz da sevgili Mustafa Okumuş’u tanıyalım.

    1987’de doğdu. Çocukluk ve ilk gençlik yılları Zonguldak’ta geçti. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi’ni bitirdi. Çeşitli basılı ve dijital mecrada öykü ve incelemeleri ile yer aldıktan sonra ilk kitabı Kâtibin Kitabı okurlarla Mart 2019’da buluştu. Ardından Belki de Gerçekten Mümkündür Dönmek (öykü), Umuda Koşan Çocuklar (çocuk edebiyatı), Beyaz Serçe (çocuk edebiyatı) ve Masal Gibi (çocuk edebiyatı) geldi. Öğretmen de olan yazar, Vacilando Kitap’ta editör ve Genel Yayın Yönetmeni olarak da görev yapmaktadır.

    2020 yılının Aralık ayında uzun süredir aklını meşgul eden fikri hayata geçiriyor, Vacilando Kitap’ı kurup yayınevinin ilk kitabını okurları ile buluşturuyor.

    Neden Vacilando’nun cevabını yayınevinin sitesinde şu şekilde yer alıyor:

    Vacilando, Güney Amerika İspanyolca’sında “Yolculuğun kendisi varılacak yerden daha önemlidir.” demek. Esasen bu kelime daha çok kişiler için bir sıfat olarak kullanılıyor. Varacağı yerden çok yolculuk fikrinden, yoldan hoşlanan kişilere vacilando diyorlar. Hayale yürümek, hayallerle yürümek bizi asıl mutlu eden. Bu yüzden biz kendimize bu sıfatı çok yakıştırıyoruz. Bu nedenle “Vacilando Kitap” diyoruz. Vacilando Kitap olarak edebiyat yolculuğunu zamandan ve mekandan öte sürdürmeyi amaçlıyoruz. Sonuçtan ziyade bu yolda alacağımız keyfe yürüyoruz. Biz yola çıkıyoruz, sevgili okur. Peki sen… Yolculuğa hazır mısın?

  • Murat Jan Aydın ✍ Maria

    Murat Jan Aydın ✍ Maria

    MARIA


    Üzgünüm madam
    Sizinle olan ilişkimiz
    Ancak bir günlük
    Tolstoy bilmiyor
    Grinko dinlemiyorsunuz
    Üstelik küfür ediyorsunuz
    Hiç hoşlanmam bilesiniz
    Gözlerinizin hatrına
    Bağışlıyorum sizi
    Bir de elleriniz
    Elleriniz nasır bağlamış
    İyileşmek için
    Devakar ellerimi tutunuz
    Esprilerinizi de beğenmediğimi
    Söyleyemedim
    Zirâ yeterince Türkçe anlamıyorsunuz
    Ama hakkınızı vereyim
    Öperken dudaklarınızı
    Ruhuma dokunuyorsunuz

    Murat JAN AYDIN
    31/08/2017

  • Sevilay. ✍ Hakan’s Percussion

    Sevilay. ✍ Hakan’s Percussion

    “Çocukluğum dar mahallelerde, oynak düğünlerde, kalabalığın yerden bittiği evlerde geçti.”

    Merhaba, ben Hakan, 25 yıldır müzik sektöründeyim. Bu sürede birçok ünlü ismin orkestrasında çalıştım. Muazzez Yersoy, Hüner Çoşkunar, Müslüm Babases, Burhan Çeçil bunlardan birkaçı ve en önemlileridir. Muazzez Yersoy ile çalışmak için çok çabalamıştım. Anlatsam kitap olur derler ya, aynı öyle sevgili kardeşim.

    Çocukluğum dar mahallelerde, oynak düğünlerde, kalabalığın yerden bittiği evlerde geçti. Anacıklarımız bizi bel oyuntularına oturtur mahalle mahalle gezdirirlerdi. Kaç gece gül satan memelerde, kaç gece terlik satan memelerde uyuyakaldım bilmiyorum.

    Okullu oldum biraz aklım ermeye başlayınca, beni okula yolladılar da aklım ermese bırakırdım. Bizim darbukanın okulu olduğunu öğrendiğim gün aklımın erdiği gün oldu. Kendi darbukamı, dünyanın en iyi darbukasını yapana kadar kaç okul bulursam okuyacaktım. Okudum da. Sonra, kardeşim, orkestralarda çalıştım. Sokaklarda çaldım. Çalgısız yaşayamaz bu Hakan, dedim. Adımız gibi kulağımıza üflendi bu bizim. Dansözlerle çalıştım, dansözleri çok sevdim. Onların kalçalarına baka baka darbukama terler akıttım. Ritim, ellerim ve dansözler.. Çok yattık kalktık kardeşim. Uzun hikaye..

    Üç kuruş kenara attım her gece, gerektiğinde piizlendim de, ama kenara üç kuruş atmasam şimdi sana yazamazdım. Özellikle dedim ya Yersoy, onunla çalıştığım geceler beş kuruş attığım dahi olurdu. Levan derler bizde de, sen bilmezsin, levanları biriktirince kendime dükkan aramaya başladım.

    Çalgı Yapımı Bölümü’nü ikincilikle bitirdim. Bu yüzdendir ki kardeşim, hırsımı alamadım. Neyse buldum dükkanı, verdim kuruşları. Bina pembe ama toz pembe, bu renk bizi açmaz dedim. Önünü turuncuya boyadım, kocaman tabelalar astırdım, Hakan’s Percussion diye. Açılışa kimseyi çağırmadım başladım güzelim turuncunun önünde çalmaya, duyan geldi duyan geldi. O güne kadar yaptığım darbukaları büyük odada sergiliyordum. Dışını boyamıştım dükkanın ama içini bir türlü kendime göre düzenleyememiştim. Dükkan dediğime bakma eski bir Rum eviydi, gitmedi lanetlerin ruhu, ev gibi kaldı, dükkan olamadı gitti.

    Küçükken bizi kütüphaneye götürürdü öğretmen. Bir kokusu vardı böyle, ahşabın şekerli kokusu gibi diyeyim, benim dükkan da öyle kokuyordu. Düm tek düm tek, şekerli ahşap, düm tek düm tek, ahşap, toprak, oğlak derisi, düm tek düm tek, ahşap!

    Toprak pişiriyorum kardeşim, darbukamın boynunu topraktan yaparım, ben pişirdikçe ahşap canlandı şekerlendi. Zoruma gitti. Hırsım dişlerimi sızlatmaya başladı.

    Açılış çok eğlenceli çok kalabalık geçmişti. Dükkanda yatıp kalkıyordum. Lanet ruhlar ve ahşap kokusuna da alışır gibi olmuştum da zor tutuyordum kendimi. Bir gece rüyamda darbukaları sergilediğim odanın, taş duvarlarında kitaplıklar görmüştüm. Hiç kitap yoktu. Odada bir deniz kızı yüzüyordu, duvarın birinde bir herif vardı keyiften kollarını havaya kaldırmış, dedem de içince oynardı kesin oydu dedim düşünürken. Mutfakta bir kadınla adamın fotoğrafı asılıydı, kadın adamı kafasından öperken, dışarı çıktım, baktım turuncumu da boyamışlar, sarı sarı bir boya. Sokak insan dolu, gelen içeri giriyor, elinde kitapla çıkıyor, siz o kitapları nerden aldınız, duvarlar boştu diyorum. Duymuyorlar.

    Uyandığımda ağzımda kan vardı. Üniversitede ikinci olduğumda da sinirden dilimi ısırmıştım. Yine öyle oldu. Burası benim, burası benim istediğim gibi kokacak dedim. Yoksa içim rahat etmez artık dedim. Dünyanın en büyük darbukasını yapmaya karar verdim o sabah. Eyüp’le Osman’a anlattım, güldüler, ne anasının gözü o laçolar. Dedim iddiaya var mısınız? Varız dediler. Gece gündüz çalıştım, gece gündüz toprak pişirdim, düzledim, bekledim, pişirdim. Türlü kokular geldi geçti. Yaptım kardeşim dünyanın en büyük darbukasını, ben yaptım. Haberlere çıktım, ünlüler dükkanıma akın etti, hepsi boy boy fotoğraflar çekildi. Dükkanın içinde deniz kızı yüzdürürsün öyle zengin oldum.

    Geçmedi, o koku geçmedi. Bu eski taş ev beni de, koca darbukamı da kabul etmedi, içine sindiremedi beni. Al kardeşim. Kitap satmak istiyormuşsun, al bu dükkanı benden. Kiramı yolla, duvarına da kitaplarını koy, sevdiğin varsa bir de mutfağına fotoğrafını koy, mutlu mesut yaşa kardeşim. Tüküreyim taşına. Dünyanın emeğini döktüm de vazgeçmedi kokusundan, zorbalığından.

    Sevilay.

  • Ramazan Özer 🎬 Asabiyim Ben

    Ramazan Özer 🎬 Asabiyim Ben

    “Ekranı kargaşa ve öpücüklerle dolduran vahşice, görkemli bir şekilde düzenlenmiş bir aşk ve kıskançlık hikayesi.”

    6 Vahşi Hikaye – Asabiyim Ben (Wild Tales) İncelemesi

    Özgün adıyla, Relatos Salvajes 2014 Arjantin, 122 dakika Komedi, Dram, Gerilim Yönetmen: Damián Szifron
    Senaryo: Damián Szifron, Germán Servidio

    5 Haziran günü Zorba Sinema Kulübü‘nde konuştuğumuz, gayet başarılı bulduğumuz bir yapımdı. Her hikayede aklımızıda kalan mesajlar ve sahneler vardı ama en zayıf gördüğümüz hikaye Teklif hikayesi, çok klişe senaryoydu ve kulüp buluşmasında kimsenin aklına gelmeyecek kadar akılda kalıcılığı düşüktü. Bir tık absürt olaylar olsa da büyütülmüş oyunculuklar yoktu.

    67.Cannes Film Festivali’nde ilk gösterim yaptı ve film sonunda Cannes’ın en yüksek onuru olan Altın Palmiye için yarışmaya aday gösterildi. Film ayrıca 87. Akademi Ödülleri’nde yabancı dilde en iyi film dalında aday gösterildi.


    Damián Szifron’un aşk, yoksulluk, aile ve intikam temalarıyla altı kısa antolojisinde bu evrensel temaların etkisini filmin ticari başarısında da görebiliriz sanırım.


    İngilizce doğru çevirisi Savage Tales, ufak bir nüans farkı var wild ve savage arasında. Savage daha agresif ve saldırgan bir doğaya sahip. Film de kontrolsüz öfke ve onun doğurduğu hem trajik hem komik öykülerden oluşuyor.


    Kültürel benzerlik sayesinde günlük hayatta yaşadığımız, hepimizin başına gelebilecek sıradan talihsizliklerin ve öfkenin iliklere işlediği bir toplumda (yakından bildiğimiz bir ülkeye benziyor gibi) olabilecek bir kolaj.


    Jenerikteki yerleştirilmiş hayvanlar da filmin ne kadar düşünülmüş olduğunu görebiliyoruz.

    1- Pasternak

    Jenerik öncesi hikayemizde, havaalanında bir genç kadının uçuş millerini alamayacağını öğrenerek başlıyoruz, çünkü biletini başkası ödemiş. Uçakta başka bir yolcuyla sohbet etmeye başlar ve ikisinin de yıllar önce terk ettiği bir erkek arkadaşı olan Pasternak adında bir adamı tanıdığını öğrenir. Sonra birinin daha tanıdığı ortaya çıkar, sonra birinin daha…
    Büyük ve absürt bir intikam hikayesiyle filme güzel bir giriş yaptık. Empati kurduğunuzda sizin “uçağınızda” kimler olurdu diye düşünüyorsunuz.

    2- Fareler – Las ratas

    Bir adam bir gece boş bir yol kenarındaki restorana girdiğinde, genç garson onun babasını intihara sürükleyen yozlaşmış yetkili olduğunu tanır. Elbette dünyanın yozlaşmış insanlardan kurtulduğunu görmek istiyoruz. Ama lokantanın yaşlı kadın aşçısı, adamın yemeğine fare zehiri ekleyip kurtulabileceğini söyleyene kadar garson kadın bu konuda hiçbir şey yapmaya meyilli değil.
    “Fare zehrinin son kullanma tarihini geçtikten sonra, daha az mı öldürücü olur yoksa daha çok mu?”

    3- En Güçlü – El más fuerte

    “El más fuerte” pahalı bir arabadaki bir adamın ve çok da hoş olmayan bir arabadaki başka bir adamın hikayesini anlatıyor. Diego, pahalı arabadaki adam, diğer adam Mario’nun yol vermemekte ısrarcı olması yüzünden Mario’ya hakaretlerde bulunur. Diego’nun arabası lastiği patlatıyor ve yolun aşağısında ilerlemek zorunda kalıyor. Mario Diego’ya yetişir ve öfkesinin bir kısmını tuzağa düşmüş Diego’ya bırakmaya karar verir. Yoksulluk ve intikam temalarının ağırlıklı olduğu bir bölüm. Yoksulluk dünyanın her yerinde var olsa da, bununla ilgili deneyiminiz şüphesiz köken kültürünüzden etkilenir.Mesela, City of God (2002) da aynı şekilde Brezilya’da yoksul insanları konu edinir.

    4- Küçük Bomba – Bombita

    “Bombita”, yerel yönetim için çalışan bir patlayıcı uzmanı olan Simón’un hikayesini anlatıyor. Kızının doğum günü için bir pasta alırken, Simón şehrin arabasını çektiğini ve ona bir park cezası verdiğini keşfeder. Simón biletlenmemesi gerektiğine inanıyor ve davasını savunmak için ücret toplama kabinine gidiyor. Ödeme kabinindeki adam fazla yardım etmiyor ve Simón giderek daha da sinirleniyor.
    Sistemi benimseyip eleştirmeyi bırakan insanlara çok güzel bir eleştiri niteliğindeydi.
    İnsan yaralamadan bombayla protesto planlamak ve “adalet” sağlamak zekasıyla da vahşiliğiyle de etkileyiciydi.

    5- Teklif – La propuesta

    Ayrıcalıklı insanların kıvranmasını izlemenin zevki dışında hepimizin başka bir yapımda gördüğümüz bir hikaye. En güzel detayın avukatın para konusunda içten pazarlıklı olması. İnsanca, pek insanca.
    Olay örgüsü, Nuri Bilge Ceylan’ın Üç Maymun filmini anımsatıyor.

    6- Ölüm Bizi Ayırana Dek – Hasta que la muerte nos separe

    Aldatılmış hisseden ve kendi düğününde intikamını alan bir gelinin, baş döndürücü, kararsız, acımasız, incitici ve çok insani olan duygusal bir roller-coaster. Ekranı kargaşa ve öpücüklerle dolduran vahşice, görkemli bir şekilde düzenlenmiş bir aşk ve kıskançlık hikayesi.

    Damián Szifron insanların yaşamlarının ekonomik krizlerden, yoksulluktan ve kontrolünün ötesindeki güçlerden nasıl etkilendiğine ve izleyicilerin farklı bir tarihsel alanda gelişmiş olsalar bile bu filmleri çeşitli bakış açılarından anlaşılabilir kılmış.

    Bu yozlaşmış sistemin sefil bir kölesisin!

    Bu dünyada yapılan hiçbir iyilik cezasız kalmaz.

    Ramazan Özer

  • Yenilsem – Gürkan Vural

    Yenilsem – Gürkan Vural

    YENİLSEM


    Karıştırsam seni kafamın içindeki yıldızlarla.
    Karıştırsam seni bir Pink Floyd şarkısına.
    Bir kitabın gölgesinde serinleyen ruhuna karışsam.
    Bir gölgede ruhuna yaslanan o kitap ben olsam.
    Ruhunu gösteren aynalara,
    Gözlerinden düşen ışığa yenilsem.
    Sana yenildikçe daha çok sevsem yıldızları.
    Yıldızlara ve zamana yenilen aramızdaki kadim sessizlik olsa.
    Ben bir sessizliğe ellerinle yenilsem.
    Ben bir sessizliğe yürüsem gözlerinin ormanıyla.
    Sen kaybolsan gözlerimdeki ormanda.
    Ben bir sessizliğe ellerinle yenilsem.


    28 Nisan 2022-İZMİR

    Gürkan Vural

  • Kaleydoskop – Ayşegül Atılgan

    Kaleydoskop – Ayşegül Atılgan

    “İçinde bahardan çalınmış bir yağmur çiseliyordu.”

    Rengârenk: Cam prizmaya ilk bakış


    Yaşam

    Baharın gelişiyle doğa uyanmıştı. Realist Adam bahara uyanamamıştı. Pencerenin kenarındaki ranzasında boylu boyunca yatıyordu. Orta yaşının elverdiğince pencereye karşı doğruldu. Sokaktan insan seli akıyordu. Çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek… Binaların arasında kendilerine yer açmış ağaçlar, insanları kucaklıyordu. Kuşlar gagalarına pembe çiçeklerden halkalar yapıyor, her halkadan bir nota yükseliyordu. Bahar senfonisine katılmak istemiyordu. Baharı balkonundan da karşılayabilirdi. Mutfağa geçip cezvede sade bir Türk kahvesi yapmaya başladı.
    “Niye çat kapı geldin?”
    “Geldim işte.”
    “Zamansız hiçbir şeye tahammülüm olmadığını biliyorsun.”
    Gülen iri kahve gözleri noktalanmıştı.


    Taşma sesiyle geçmişinden an’a döndü. Kahvenin tadı ağzındaki kekremsiliği değiştirir miydi? Acılık olsa tatlandırırdı. Kekremsinin yerine koyabileceği bit tat düşündü, bulamadı. Beyaz fincana koyduğu kahvesiyle balkona çıkıp bir sigara yaktı. İnsan seline kayan dikkatini karşı apartmanın balkonuna yöneltti. Üçüncü katın balkonunda gelişi güzel asılsa kurumayacak sanılan çamaşırlar muntazam şekilde asılmıştı. İkinci katın balkonunda rengi solmuş ahşap bir dolap, dolapta muhtemelen kıştan kalma dökülecek turşular, küflenmiş meyve kuruları vardı. Kışa hazırlıklar niye yapılırdı, hiç anlamazdı. Zamanı ötelemek için bir sürü meşgale… Birinci katın balkonu bir bahçeye açılıyordu. Yerde yapay çimenler, tavanında dans eden, şarkı söyleyen bir rüzgâr çanı vardı. Rengârenk saksılar camın kenarında sıralanıyordu. Tam o sırada balkona hayatının baharında bir genç kız çıktı. Ağzındaki maskesini indirip elindeki çiçek fidelerini saksılara dikti. Çiçeklere bir şeyler fısıldayıp can suyunu verdi. İçeri girecekken vazgeçti. Balkonun köşesine eğildi, bandanasını düzeltti, pembe bir şeyi avuçlarına aldı. Çarpık kentleşmenin cilvesiyle kendi balkonundaymış gibi izliyorken o pembe şeyin ne olduğunu göremedi. Realist Adam, sigarasını söndürüp içeri geçti.


    Turuncu: Merceğin iz düşümü


    Yaşam kırıkları


    Realist Adam’ın koyu kahve gözleri ahşap kitaplığındaki boşluklara kilitlendi. Boşluklar içini yokladı. Romantik Kadın’la okuduğu kitapları sahaflara dağıtmıştı. Zamansız gelişlerinde sitemler eden Realist Adam, zamansız gidişinde niye diye sormamıştı bile. “Niye? “Niçin?” “Neden?” soru kalıbının çeşitliliği cevapsız kalışından olmalı diye düşündü. Romantik Kadın kitaptan pasajlar okurken başı bir yapbozun parçası gibi omzundaki yerini bulurdu. Tamamlanırdı her şey.

    Balkonda bir sigara içmek istedi. Hay Allah! Sigarası bitmişti. İnsan seline karışmak istemiyordu ama kapıcı Âdem, bugün vaktinde gelmemişti. İnsan seline aktı. El ele tutuşan çiftlere, kol kola yürüyen eşlere sevgi kelebekleri eşlik ederken onun başında sinekler uçuşuyordu. Parfüm kokuları bahar kokularına karışıyordu. Romantik Kadın da bahar gibi kokardı, uzun, kumral saçları meltemde dalgalanır, burnu dalgalara karışırdı. Köşedeki büfeye girdi. Sigara paketine uzanacakken genç bir kızla çarpıştı, camın kırılma sesiyle irkildi. Gözlerinin siyahı bir anda solan genç kız dürbünü avuçlarında kanadı kırık bir kuşu tutar gibi tutuyordu. Dürbünden rengârenk pullar yere saçılmıştı. Ağlamaya mecali yokmuş gibi gözlerini maskesine kaçırdı, “kırıldı” dedi. Pullara eğildi, toplamaktan vazgeçti. Büfeden çıkıp gitti.


    Büfeci, mahallenin nabzını tutardı. Ne anlatırsa anlatsın, Realist Adam onun söylediklerini hım, öyle mi? aynen… sözcükleriyle geçiştirip dinlemezdi. Komşuluk ilişkilerinin modern zamanda kaybolmasıyla mı, kendisiyle mi ilgiliydi, bilmiyordu ama komşularla muhabbeti merhaba, iyi günler, iyi akşamlar gibi selamlaşma ifadelerinden fazla değildi.
    “Bu gonca açmadan dalında solacak”
    “Öyle mi?”
    Bir şeyi yeni kavrar gibi durdu, hissiz gözlerinden bir hüzün geçti.
    “Genç kız, hayatının baharında ölecek mi?”
    “Dilim varmıyor ya, ölecek.”


    Sigaranın parasını ödeyip büfeden fırladı, hikâyenin gerisini dinlemek istemiyordu. Nemli hava boğazına basıyor gözlerinden yağamıyordu. Eve girer girmez balkona çıkıp bir sigara yaktı. Karşı balkonu gözlemeye başlayınca balkonun köşesine konulmuş mavi ahşap kuş evini fark etti. Çiçekli pijamasıyla genç kız balkona çıktı. Kuş evinden yer yer tüylenmiş pembe et yığınını avuçlarına alıp gagasından öptü. Kızın içindeki yaşama sevinci havalanıp adamın kırık yaşamına kondu. Zil peş peşe çalıyordu. Zili bir tek o böyle çalardı. Koşar adımlarla kapıya yönelirken vestiyerdeki aynada saçlarını düzeltip kapıyı açtı.
    “Abi bir şeye ihtiyacın var mı?”
    “Âdem niye alacaklı gibi çalıyorsun?”
    “Ne alacaklısı abi, zil tutukluk yaptı.”
    “Kaybolan yıllarımı istiyorum.”
    “İyi misin abi?”
    “İyiyim, öylesine söyledim. Hiçbir şey istemiyorum. İstediğim zamanda gelmiyorsun zaten.”
    “İyi abi, görüşürüz.”
    “Beş dakika bekle”


    Ahşap kitaplığının üstünde duran bilgisayarını açtı. Kaleydoskopun malzemelerini not alıp listeyi Âdem’e verdi, “görüşürüz” dedi. Bilgisayarın karşısına oturup “Çiçek dürbünü nasıl yapılır?” videolarını izledi. Niye izliyordu? Yarım şekilde kesilmiş boruya üçgen prizması aynayı yerleştirip üst kısmına rengârenk pulları koyup yuvarlak asetatı yapıştırınca dürbün tamamlanıyordu. Dürbünü ışığa tutunca önce rengârenk sonra turuncu, sarı, çiçek desenleri görünüyordu. Bir şeyleri tamir mi etmek istiyordu? Dürbüne bakmak Romantik Kadını görmek gibiydi. Onu özlüyor fakat arayamıyordu. Telefon rehberinde uzun ince parmağını gezdirdi, telefon imine bir tıklasa tamamdı. Ya açmazsa… Açsa ne diyecekti. Karşı balkonda yaşama tutunan bir kız var, Adı Sevinç. Sevinç mi? Bence Sevinç. Ha! Bir de Sevinç’in kuşu var. Bence onun adı da Umut,” diyecekti. Zırvalıyordu, bu konuşmayı nereye bağlayacaktı. Ömrümün mevsimlerinde yanımda olmanı istiyorum, cümlesine bağlayabilirdi. Kendini fazla romantik buldu. Sevgisinde boğulduğunu hissettirdiği kadın bu cümlenin nesine inanacaktı. Sevinç’in yerine kendisini koymaya uğraşması nafileydi. Sevinç yaşamın içinde o dışındaydı.

    Sarı: Camdan görünmeyen


    Yaşamdan öte


    Sonbahar güneşi süzülerek Realist Adam’ın yüzüne düşüyordu. Balkondaki sandalyeyi kapayıp içeri alacakken vazgeçti. Güneş bir madalyon gibi gökte asılıydı, ay onu zincirlerinden koparınca çatıların ardına düştü. Kaleydoskopu ölgün güneşe doğru kaldırınca iyi yapışmayan asetat düştü, ayna tuzla buz oldu, pullar rüzgârda savruldu. Romantik Kadın’a dair ümitlerinin görüntüsü cam prizmada kayboldu. Niçin çekip gitmişti? İçinde bahardan çalınmış bir yağmur çiseliyordu. Karşı balkonun kuş evinden iki kuş havalandı, gri gökyüzünde gözden kayboldu.

    Ayşegül ATILGAN

  • Köpek Kalbi

    Köpek Kalbi

    Zorba Kitabevi Edebiyat Kulübü, yaz tatiline girmeden önce Bulgakov’dan “Köpek Kalbi” için bir araya gelecek. Buluşma tarihimiz 18 Haziran Cumartesi günü saat 14.00. Grup dışından katılmak isteyenlerin iletişime geçmelerini rica ederiz.

    Tanıtım Bülteninden:

    “Bilin ki korkunç olan, artık onda köpek değil, insan kalbi olmasıdır. Hem de doğada bulunan en berbatından!”
     
    Şarik, bir sokak köpeğidir. Bir gün yaralanınca onu bulan cerrah evine götürür ve iyileştirir. Ancak ameliyat ederken ona bir insanın hipofiz bezini ve bir erkeğin testislerini de nakleder. Bu deneyin sonucunda Şarik yavaş yavaş insanlaşmaya başlar. Hatta zaman içerisinde Sovyet devletinde iş bile bulur, ideal sosyalist bir vatandaşa dönüşür.
     
    Bu komik ve grotesk Frankenstein öyküsü Bolşevizmi ve Sovyet toplumunu eleştirdiği gibi, insanın temeldeki bencilliğini de gözler önüne seriyor. Bulgakov’un 1925’te yazdığı ancak 1987’ye kadar Rusçada yayımlanamayan romanı Köpek Kalbi, yazarın hiciv ve kara mizah yeteneğini en iyi şekilde gösterdiği eserlerinden biri.
     
    #frankenstein #modernizm #sovyetlerbirliği #yeniinsan #teknoloji #toplum

  • Meltem Terzioğlu, “Hiç Kimsenin Dünyasında”

    Meltem Terzioğlu,  “Hiç Kimsenin Dünyasında”

    5 Haziran Pazar günü sevgili Meltem Terzioğlu son kitabını okurları için imzalamıştı🌻”Hiç Kimsenin Dünyasında” 🍀✌ Yolu açık okuru bol olsun💜